Saturday, 19 July 2014

Ben, Jîn


Özlem Öz
17 Mart 2013 (Radikal 2)


Reha Erdem’in bu hafta vizyona giren son filmi ‘Jîn’, “gerilla kadınlar kırmızı eşarp takmıyor, Türkçe’yi de hecelemeden şakır şakır konuşuyorlar”dan “savaşın sürdüğü yerler bu kadar ormanlık değil”e kadar uzanan yanlış anlamalar dizisini düşününce, ‘Kosmos’un rekorunu kıracak gibi görünüyor! Zengin çağşımlı ve artık Erdem’in alameti farikası diyebileceğimiz fantastik-poetik anlarla bezeli bu hüzünlü ve şefkatli filmde, öne çıkan temalardan ikisine daha yakından bakalım: Ormanda dolaşmak ve kadın olmak.

Kederli, güzel orman

Sinemamızın Alain Robbet Grillet’si Erdem, filmde “cesur gençkızlar”ından bir diğerini, Jîn’i, zorlu bir yolculuğa çıkarıyor. Dağlarda mücadele eden gerilla arkadaşlarından neden ayrıldığını tam bilmiyoruz Jîn’in. Ama film ilerledikçe, Jîn tek başına orman dünyasına daldıkça ve zaman zaman inip aşağıdaki hayata karışıp yine ormanına döndükçe anlıyoruz ki, bu yolculuğun anlamı “İzmir’deki dayı”ya ulaşmanın çok ötesine taşınıyor. Biliyoruz ki, ormanda yolculuk teması, değişik çağşımlar taşıyabiliyor. Ormana dalmak, yoldan çıkmak, bocalamak ya da hayatta yolunu kaybetmek demek olabiliyor örneğin. Ya da ormanda geçirilen zaman bir tür inzivaya, içsel bir yolculuğa ve iyileşme sürecine işaret edebiliyor. Orman, özellikle masallardaki temsiliyle karanlık, gizemli, neredeyse ulaşılması imkansız bilinçaltının bir sembolü olarak da yorumlanıyor. Yani ormanda dolaşma temasında, bütün keyifleri ve tehlikeleriyle bilinmeyen diyarların olası keşfinin çekiciliği de saklı. 
Erdem, Jîn’in şimdiye dek yarattığı en isyankar karakter olduğunu söylüyor. Galiba en cesurlarından da. Çünkü orman yolculuğuna tek başına, kendi isteğiyle dalıyor Jîn. Ormanın seslerinden, süprizlerinden önce az biraz tedirgin olsa da, sonra seviyor ormanı, yolculuğunu, ormandaki hayvan dostlarını. Hatta gitgide bir tür sığınak oluyor Jîn’e orman ve böylece güvenli köy-tekinsiz orman karşıtlığı da tersyüz. Yiyeceklerini de, üzerlerine düşen bombaları da paylaşıyor ormanın gerçek sahipleri. Ve biz, Jîn doğada hayvanlarla beraberken üzerlerine yağan bombalarla iyice anlamsızlaşan bu savaşın, neler olduğunu bile tam anlayamayan sessiz mağdurlarını düşünüyoruz.

“Umut doluyum, yaralar içindeyim”

“Ormanın derinliklerinde yapayalnız dolaşan bir kız” imgesi, çok güçlü bir imge şüphesiz ve pek çok masaldan da tanıdık. Yapayalnız kaldığı “büyük, çok büyük bir ormanda” hayvan dostlarında teselli bulan Pamuk Prenses’i hatırlıyoruz örneğin ve tabii Erdem gerillasına kırmızı bir eşarp taktığı için, en çok da Kırmızı Başlıklı Kız’ı. Tıpkı zengin çağşımlı bir masal olan ve özellikle “kadın olma” temalarıyla ilişkilendirilen Kırmızı Başlıklı Kız’ın kahramanı gibi, Jîn de ormana kendi isteğiyle giriyor. Ardından erkeklerin türlü çeşit dalaverelerine, tacizlerine maruz kalıyor. Ve yolculuğu boyunca başına gelenlerden, yaşadığı ve atlattığı badirelerden sonra yalnız bir Kürt olarak değil, bir kadın olarak da masalın bazı ilk versiyonlarındaki gibi kendi çabasıyla “yeniden doğuyor”. 
Öyleyse bu, Jîn’in kendisini, davasını ve bir kadın olmayı anlama ve onaylama yolculuğunun filmi. Yani bu bir bakıma Jîn’in, “Ben, Jîn” diyebilmesinin filmi. İlk kez izlerken, Jîn bu cümleyi söyleyebildiğinde “Tam burada bitseymiş film” diye geçmişti bir an aklımdan ama iyi ki bitmemiş. Final sahnesi o kadar güzel ki... Bir resim-şiir sanki. Zaten film, Jîn bir Miyazaki ormanı geyiğiyle yüz yüze gelince ya da bombalardan kaçıp aynı mağaraya sığındığı devasa bir ayıyla elmasını paylaşınca, gitgide bir masala, oradan büyülü-şiirsel bir resme dönüşüyor zaman zaman. Öyle ki Erdem, Alman romantisizminin önemli isimlerinden ressam Caspar David Friedrich’in bazı tablolarını yeniden yarattığını söylüyor filmde. Filmin nefis müziği de, “yalnızlık”, “ölüm”, “melankoli” gibi Friedrich temalarını bir rüzgarla getirip filme taşıyor sanki. Daha önemlisi ama, filmin Friedrich eleştirmenlerinin “belki de şiire bırakılsa daha iyi olacak” dedikleri bir alana, yani ressamın eserlerinin en derinlerinde yatan şiire dokunması. 

Wednesday, 20 June 2012

WUXIA: EFSANEVİ KAHRAMANLAR


ÖZLEM ÖZ, ALTYAZI, 2012




Bir janr olarak wuxianın kökeni binlerce yıl öncesine gidiyor; ancak 20. yüzyılın başlarıyla 1960’lar ve 1970’ler, türün altın yılları olarak kabul ediliyor. Bu terim, önceleri daha çok Çince konuşulan diyarlarda eski zamanlarda geçen, dövüş sanatlarına vâkıf yiğit bir kahramanın etrafında dönen ve sıklıkla fantastik öğeler içeren destansı edebi hikâyeler için kullanılırken, zaman içinde edebiyatın yanı sıra sinemaya, televizyona ve çizgi romana da nüfuz eden bir popüler kültür janrını tarif eder hale geliyor. Tipik bir wuxia hikâyesinde, haksızlığa uğramış (örneğin Korkusuz’daki gibi sevdiklerini kaybetmiş) ya da haksızlığa tanık olmuş (mesela Kahraman’daki gibi bir hükümdarın insanları katlettiğini görmüş) ve bu durumu düzeltmek, “adaleti yeniden tesis etmek” için bilenmiş bir kahramanın macerasını izleriz. Hikâyelere hakim destansı hava ise, dövüş sanatlarındaki yeteneği ve bilgeliğiyle hayran olunası “efsanevi kahraman” temasının yanı sıra, büyük ölçüde hikâyenin muhteşem doğa manzaralarıyla bezeli kadim zamanlarda geçmesi, fedakârlıklarla büyüyen ve bazen son âna dek sözlere dökülemeyen masalsı bir romansı içermesi ve dinleyenleri, okuyanları ya da izleyenleri hayretlere boğan fantastik dokunuşlarla örülmesiyle sağlanır. Bu hikâyeler öyle bir tat bırakırlar ki, sanki yıllar yılı anlatılmış, nesilden nesle aktarılmış, kulaktan kulağa fısıldanmış olduklarını hissederiz. 

İlk wuxia filmleri 1920’lerde Şangay’da çekildi. En genel anlamda, Çin’in geleneksel etik kod ve değerlerinin vurgulanıp kutsandığı ve dövüş sanatlarının başrolde olduğu filmler bunlar. Ünlü wuxia yazarı Xiang Kairan’ın öykülerinden uyarlanan Huo shao hong lian si (The Burning of the Red Lotus Temple, 1928), ilk wuxia filmi kabul ediliyor. Ama belirtmek gerekir ki, bu erken dönemde janrın gelişimi pek öyle düz bir seyir izlememiş ve pek çok badireler atlatmış. 1920’lerde Çin’de çekilen erken dönem wuxia filmlerinde, kahramanlara doğaüstü yetenekler ve gizli güçler atfedebilmek adına kullanılan sinematik hileler ve kamera hareketleri o kadar sevilmiş ve popüler olmuş ki, bu durum hızla ve ucuz yollu üretilen sayısız wuxia filminin çekilmesini -tam sayısı bilinmese de, Şangay’da 1928- 1932 yılları arasında 240 civarı wuxia filmi çekildiği tahmin ediliyor- beraberinde getirmiş. Bu furya, hem dönemin elitleri hem de “otorite” tarafından pek de hoş karşılanmamış. Öyle ki, Çin’de wuxia filmlerinin çekilmesi 1930’ların başlarında yasaklanmış ve bu yasak janr için yaklaşık 30 yıl boyunca sürecek bir durgunluk dönemini başlatmış. Bugün bildiğimiz anlamda dövüş sanatları filmleri 1960’larda (önceleri Hong Kong ve Tayvan’da olmak üzere) bir anlamda yeniden doğmuş. Bu yıllarda çekilen Da zui xia (Come Drink with Me, 1966) ve Dubei dao’nun (The One-Armed Swordsman, 1967) janrı yeniden gündeme getirdiği ve türün gelişiminde dönüştürücü bir rolü olan Tsui Hark’ı epey etkilediği söylenir. Örneğin, Hark’ın yönettiği ve keşke festival seçkisinde yer alabilseymiş dediğimiz Die bian (Butterfly Murders, 1979), dövüş sanatlarını dedektif, korku ve bilimkurgu temalarıyla da harmanlayan bir wuxia filmi. Yine Tsui Hark imzalı Büyülü Dağın Savaşçıları (Zu: Warriors from the Magic Mountain, 1983) ise dünyamızı ele geçirmek üzere öte diyarlardan bizlere savaş açan iblislere karşı kılıç kuşanan kahramanlarıyla, türe yepyeni ve oldukça fantastik öğeler katan bir film olarak ün salmış. Yönetmenin, o zamanlar yeni yeni yıldızı parlayan ve zamanla türün önde gelen oyuncularından biri olacak olan Jet Li’nin de yer aldığı Bir Zamanlar Çin’de (Wong Fei Hung, 1991) gibi çok popüler filmlere de imza attığını ekleyelim. Janrın aykırı yönetmenlerinden Tsui Hark’ın Büyülü Dağın Savaşçıları filmi festival programında. Wuxia oyuncularının en ünlülerinden Jet Li ise, Kahraman (Ying xiong, 2002) ve Korkusuz (Huo Yuan Jia, 2006) filmlerinde canlandırdığı “efsanevi savaşçı” rolleriyle festival seçkisindeki haklı yerini alıyor.

WUXIA HOLLYWOOD’DA

Seçkiye dahil edilen diğer filmler arasında, Wong Kar Wai’nin kılıç ustalı, aşk ve hafıza temalı filmi Zamanın Külleri (Dung che sai duk, 1994), şiirsel havasıyla dikkat çekiyor. Zamanın Külleri, festivalde (yönetmen tarafından) kurgusu yenilenmiş, renk ve müzikleri elden geçirilmiş 2008 versiyonuyla gösterime sunuluyor. 1990’lardan festival seçkisine giren bir diğer wuxia filmi, yine aşk temalı ama bu kez Ronny Yu imzalı Beyaz Saçlı Gelin (Bai fa mo nu zhuan, 1993). Bu filmin en kayda değer yanlarından biri, kurtlar tarafından yetiştirilen etkileyici bir “kadın savaşçı” portresi sunuyor olması. Fantastik sinema üstadı Pete Tombs, saf duygu ve görselliğin neredeyse operavari bir sunumu olan bu filmi, mükemmel bir epik sinema örneği olarak anıyor. Wuxia temaları dünya sinemasına epeydir esin kaynağı oluyor olmasına (Star Wars’dan Matrix’e, ve son olarak esinin çok ötesinde bir kutsanmayla Kill Bill’e) ama bir janr olarak wuxianın Hollywood’a asıl taşınması ve ardından yaygın bir uluslararası tanınırlık kazanması, büyük ölçüde Ang Lee’nin 2000 yapımı bol ödüllü epik filmi Kaplan ve Ejderha (Wo hu cang long) ile oluyor. ABD tarihinde o döneme kadar yabancı dilde çekilmiş bir filmin ulaşabildiği en yüksek hasılatı -film, 17 milyon dolarlık bir bütçeyle toplam 213,5 milyon dolar hasılata ulaşmayı başarmış!- yakalayan bu film, benzerlerinin de önünü açıyor. Bu filmin ve hemen birkaç yıl arkasından gelen ve sinema çevrelerinde hararetli bir wuxia tartışması başlatan Kahraman’ın yarattığı yankılar, janrın hem anavatanında hem de Batı’da yeniden keşfine zemin hazırlıyor. Festival seçkisine dahil edilmiş yakın tarihli diğer wuxialar ise şöyle: Esas itibarıyla hüzünlü bir romantik aşk filmi olan Parlayan Hançerler (Shi mian mai fu, 2004), 1900’lerin başlarında yaşamış gerçek bir “efsanevi kahraman savaşçı”nın (Huo Yuanjia) hayatından esinle çekilen “Çin, Asya’nın hasta adamı oldu (filmde aynen böyle geçiyor!), değerlerimizi yitiriyoruz” konulu, Jet Li’li Korkusuz ve janrın kahraman çeşitlerinden “suikastçı” imgesinin öne çıktığı, “kadim sırların peşindeki savaşçı” teması etrafında dönen Katiller Devri (Jianyu, 2010).

KIRILAN KODLAR

Wuxia filmleri, dövüş sanatlarının neredeyse kutsandığı filmler. Bu filmlerde dövüşme sahneleri koreografisi büyük bir özenle yapılıyor ve bu üstün yetenek gösterileri doğrusu çok estetik olabiliyor. Aslında yalnızca film kahramanlarının dövüş sanatlarındaki hünerlerini sergiledikleri sahnelerde değil, wuxia filmlerinin geneli boyunca neredeyse şenlikli bir sinematografi kullanıldığını söylemek mümkün. Bu filmler, gece fenerlerle aydınlatılmış evler, karanlık ve su sesleriyle çınlayan mağaralar ve tabii devasa dağlar, engin çöllerle, renk renk yapraklarla süslenmiş nefes kesen doğa görüntüleriyle ince ince işlenmiş. Arkaplanlar neredeyse fazla güzel bu filmlerde ama bu insanın içini titreten, doğanın ihtişamı karşısında küçücüklüğümüzü hissettiren bir güzellik ve filmlerin yansıttığı felsefi kodlarla doğrudan bağlantılı. Dövüş sahnelerine eşlik eden harika müzikler (Kahraman’da Jet Li’nin canlandırdığı İsimsiz kahraman, haklamak durumunda olduğu ilk suikastçıya müzik ve dövüş sanatları arasındaki paralellikler üzerine bir söylev dahi çekiyor!), wuxia filmlerinde dövüş sanatlarının kutsanması eğilimini daha da perçinliyor. Aslında wuxia filmlerinde zaman zaman rastladığımız, müzikle ya da kaligrafiyle dövüş sanatları arasındaki paralelliğe dair göndermeler, dövüş sanatlarının “sanat” yanını ve ritüelimsi yönlerini vurgulamakla kalmıyor, dövüş sanatlarının bu filmlerde hiçbir zaman yalnızca dövüşmekten ibaret olmadığını da hatırlatıyor bize. Öyle ki, dövüş sanatlarında ustalaşma, içsel bir yolculukla -bu bazen Korkusuz’daki gibi uzun bir inziva da gerektirebilir- erişilen bir tür “olmuş”luğu da ima ediyor. Bu olgunlaşma yolculuğuna dair, yavaş yavaş, ancak zamanı gelince ifşa edilen ve wuxialarda “çekirgeye felsefi öğütler” şeklinde tezahür edebilen hayata dair sırlar, başka filmlerde pekâlâ fazla klişe kaçabilecekken, bu filmlerde aslında kahramanlarını da önceleyen, eski Çin’e dair felsefi kodlar taşıyan, dolayısıyla kendini doğrulayıcı bir işlev görüyor ve tam da bu nedenle bu filmlere çok yakışıyor. Peki, wuxia filmlerinde ifade bulan temel felsefi altmetinlerin ve geleneksel Çin’e dair kodların zaman içinde -örneğin “kadın savaşçı” imgesinde gözlenen değişimler bağlamında (ki artık “erkek gibi” ya da erkek kılığında değiller; kadın halleriyle ve cinsellikleriyle varlar)- kırılmaya yüz tuttuğunu söyleyebilir miyiz? Eskiden esas itibarıyla Çince konuşulan ülkelerdeki izleyiciler için çekilen ve eskiyi hatırlatıp yaşatmak işlevi gören wuxia filmleri, artık Kaplan ve Ejderha’da ve Kahraman’da olduğu gibi, gitgide zamanımızın ruhuna ve uluslararası bir izleyici kitlesine hitap etmek durumundaysa, bu kodların kırılıp hibridleşmesi ve hal böyle olunca “efsanevi kahramanlar”ın da az biraz ehlileşmesi kaçınılmazdır belki de.

Sunday, 22 April 2012

Lanetli Miras

(Özlem Öz, Altyazı Korku Yıllığı 2012) Valdemar Konağı’nı incelemek üzere görevlendirilen emlak uzmanı Luisa Llorent, konağa gittiğinden beri kayıptır. Luisa’nın çalıştığı şirket olayı araştırmak üzere dedektif Nicolas ile anlaşır. Dedektif, Valdemar Vakfın’nın başkanı Cervia’nın yardımıyla aileden geriye kalan günlük ve resimler ışığında olayı aydınlatmak üzere geçmişe doğru bir yolculuğa çıkar. (Aslında bu gerçek anlamda da bir yolculuk; çünkü, film boyunca arka planda dedektif Nicolas’ın bir tren yolculuğunda hikayeyi dinleyişini izliyoruz.) Nicolas’ın araştırmalarından öğreniriz ki, olayların kökeni geçmişte bir takım hilelerle “ruh fotoğrafçılığı” yapan Lazarus Valdemar’a kadar gitmektedir. Çok istemelerine rağmen çocuk sahibi olamayan Lazarus ve eşi, hayatlarındaki bu eksikliği telafi edebilmek amacıyla kimsesiz çocuklarla ilgilenmektedir. Ancak aile için, çocuk sahibi olamama ile ilgili zaaflarını açık etmenin maliyeti oldukça ağır olur. Çünkü ailenin bu zaafı, Lazarus’un ruh fotoğraflarının ününün belki gerektiğinden de fazla yayılmasıyla birleşince, olaylar yalnız kendilerini değil, tüm Valdemar ailesini nesiller boyunca etkileyecek bir lanetin kapılarını aralayacak biçimde gelişir.
Filmin en kaydadeğer özelliği şüphesiz film geneline yayılan gotik atmosfer, eski kitaplar (Necronomicon!), evdeki ağır hava ve evin tam ortasında açılan çukurdan öte dünyalara aralanan geçitlerle, bu geçitlerden dünyamıza gelebileceklerle (korkunç kanatları ve uzantılarıyla hafızalara kazınan Cthulhu’yu bekliyoruz!) hayat bulan Lovecraft esinleri. Filmin bir diğer kaydedeğer özelliği, Drakuladan Frankestein’a, kurtadamlardan bizzat şeytanın kendisine kadar pek çok korku ikonu karakteri başarıyla canlandırmış olan İspanya korku sinemasının efsanevi aktörü Jacinto Molina Alvarez’in (daha çok Paul Naschy olarak biliniyor) filmde yer almış olması. Lovecraft’ın yanı sıra Bram Stoker’a da (hikayeye göre, Lazarus’un “ruh fotoğrafları”yla ilgilenen tarikatın üyelerindenmiş..) selam gönderen bu koyu gotik filmin belki de tek hayal kırıklığı, izleyiciyi “eksik kalmışlık” hissiyle bırakan ve devamının geleceğini çok belli eden finali. Ama Lanetli Miras’ın Lovecraft referanslarının iyiden iyiye açığa çıktığı bir devam filmi (The Valdemar Legacy II: The Forbidden Shadow) çekilmiş bile. Lanetli Miras, buralara gelmesinin çok gecikmeyeceğini umduğumuz devam filmini fazlasıyla merak ettiriyor.

Julia'nın Gözleri

(Özlem Öz, Altyazı Korku Yıllığı 2012) Filmin konusunu tek cümlede özetleyecek olsak, hızla görme yetisini kaybeden bir kadının, aynı dertten musdarip ikiz kızkardeşinin şüpheli intiharını araştırmasının filmidir, diyebilirdik. Yani konu başlıbaşına oldukça korkutucu, hele hemen aklımıza gelen Joyce’dan Borges’e gerçek hayattan gerçek örnekleri düşününce. Filmde yavaş yavaş kör olmanın ve bunun olacağını bilmenin dehşetini tam da en çok Julia’nın bakışında görüp hissediyoruz. Film, Julia’nın kocasıyla beraber, intiharına pek ikna olmadığı kızkardeşi Sara’nın evine gelmesiyle açılıyor. Sara’nın ölümünün ardındaki gerçekleri deşmeye başlayan Julia, çok geçmeden kızkardeşinin kimliğini bir türlü tespit edemediği çünkü pek kimsenin bilip farketmediği, sanki “görünmez” bir erkek arkadaşı olduğunu öğreniyor. Bir kendi hastalığı da gitgide kötüleşiyor, ara sıra geçici körlük atakları geçirmeye başlıyor ve hastalığının ilerlemesinin beraberinde getirdiği sonuçlarla başbaşa kalıyor. Film biraz uzun tutulmuş ve bu nedenle temponun sarkabildiği anlar da olmuyor değil belki ama yine de filme hakim olan hüzün ve korku hissinin yarattığı genel hava ve zaman zaman yükselen gerilim bu durumu rahatlıkla telafi ediyor. Finale doğru iyice anlıyoruz ki, aslında film görmek/kör olmak kadar “bakış” ve “bakılmak”la da ilgili. Hayatta varlığı yokluğu belirsiz, silik kalmanın ne demek olduğuyla. Birini kendimize bağımlı kılma arzusunun ve buna bağlı çaresizlik duygusunun insanı nerelere götürebileceğiyle. Öte yandan, kör olmanın beraberinde getirdiği travmadan ve birinin çaresizliği/bize bağımlılığı durumundan hüzün ve romantizm çıkarabilmek, aynı zamanda da gerilimi diri tutabilmek az ustalık isteyen işler değil. Tam da bu ustalık talebi, filme eski tarz bir hava veriyor. Zaten film hakkında İngiltere’de yayımlanan yazılardan birinde, filme hakim olan havanın yönetmenin kendi eski filmlerinden çok, erken dönem Hitchcock ve Argento’ya akraba olduğu söyleniyor. Filmde seyrek de olsa çekinmeden kullanılan (tekinsiz bodrum, göze değmek üzere olan bıçak gibi) klişelerden pek de rahatsız olmayanlardansanız, arada şaşırtmacalı, tuhaf komşulu, daha da tuhaf anne figürlü, sapık katilli, o evde kalmasa keşke, öyle yapmasa keşkelerle özdeşleştiğimiz kahramanlı, şöyle doğru düzgün eski tarz gerilimli, görece derinden ve sakin bir korku/gerilim filmi izlemenin keyfine dalmak isterseniz Julia’nın Gözleri sizi hayal kırıklığına uğratmayacak büyük olasılık.

Siyah Kuğu: Denizler Ortasında, Kör Kuyularda

(Özlem Öz Altyazı Korku Yıllığı 2012) Siyah Kuğu filmi, Nina’nın rüyasıyla açılıyor. Ulaşılmaz bir hayal gibi görünen ama çok geçmeden gerçek olan Kuğu Gölü’nde başrol rüyası, o güne kadar annesinin kanatları altında, pembeler içindeki odasında uslu uslu “dersine çalışan” çocuk-kadın Nina’yı karanlık yanını tanımaya zorluyor. Bu rolü mükemmel bir şekilde başarabilmek için, beyaz ve siyah kuğuyu aynı bedende taşıyabilmesi gerekiyor çünkü. Oysa karanlığa bakmak, pek çoğumuz için tehlikeli ve riskli bir şey. Korkutucu da. Siyah Kuğu bir korku filmi sayılabilir mi tartışmalarına dair burada bir not düşelim o zaman: Rüyalarınızda kendinizle karşılaştıysanız bilirsiniz, bundan daha irkiltici ve korkutucu çok az şey var gerçekten. Filmde de, Nina’nın yaşadığı dönüşümle birlikte tanık olduğumuz aynadaki görüntüsünün başka türlü hareket etmesi durumunu, kendimize bakmanın tekinsizliğinin bir işareti olarak yorumlamak mümkün. Film, orijinal Kuğu Gölü hikayesinde saklı “kötücül ikiz”, “kadının gündüz başka gece başka bir şey olması(!)”, “baştan çıkarma” gibi temalara ek olarak “annenin/rakibin yerine geçme”, “mesleki rekabet”, “yaşlanmak/gözden düşmek” ve “mükemmelliyetçilik” gibi son derece ilginç konularda psikanalitik okumalara bol ve zengin malzemeler sunuyor. Örneğin, ukala ve narsisistik direktör Thomas’ın mükemmeliyetçilik üzerine kestiği ahkamlar (“içinden gelen karanlık bir itkiyle hareket eden” Beth, Thomas tarafından “yıkıcı” ama “mükemmel” bulunur; diğer bir siyah kuğu Lily’nin hareketleriyse, Thomas’a göre, belki teknik olarak çok “doğru” değildir ama kendini bırakabildiği, “mış” gibi yapmadığı için “mükemmel”dir), kusurlunun kusursuzluğu teması üzerinden Zizek’i çağrıştırıyor. Kötü ikizini ilk defa keşfe çıkan Nina için “siyah kuğu” olabilme hali, Lily ile lezbiyen sevişme fantezisi sahnesinde tereddüte yer bırakmayan bir açıklıkta ortaya çıktığı üzere, korkutucu olduğu kadar çekici de bir yandan. Aslında hareket ve dans (ve evet, seks), kontrol/kendini bırakma temalarını düşünmek için oldukça elverişli zeminler. Hatırlayalım, kendimizi bırakabildiğimiz zaman güzelleşen dans teması, yakın zamanda sinema perdelerimizde görsel bir ziyafet sunan Pina filminde de bahsi geçen bir konuydu: Pina, dansçılarından birine “Harikasın ama yalnızca biraz daha çılgın olabilmen gerekiyor,” diyordu. Hem, filmde Thomas’ın sorduğu gibi, “Bütün bu disiplin ne için?”. Şüphesiz çok temel bir soru bu ve karşı sorusu Nina’nın annesinin ağzından dökülüyor: “Benim tatlı kızıma ne oldu?” Nina’nın dediği gibi, “O artık yok”. Yani Siyah Kuğu bir bakıma da, bir oyuncakları çöpe atma, nihayet anneye kafa tutma, diğer bir deyişle bir büyüme filmi. Ancak bu, zorlayıcı ve sancılı bir süreç. Ninacığı denizler ortasında, kör kuyularda, bilinmedik diyarlarda bir başına bırakıyor, mahvediyor. Tıpkı küçük kızların onların giysilerini giyerek annelerini taklit etmeye çalışmaları gibi, yıldızı sönmüş, emekliliğe zorlanmış Beth’in rujunu, parfümünü çalarak onun yerine geçmeye çalışan Nina (ki çok iyi biliyor ki, kendi sonu da tıpkı Beth gibi olacak -ve hatırlayalım, Nina’nın annesi de eski bir balerin), işler pek istediği gibi gitmediğinde, başka biri de onun rolünü çalmaya çalıştığında tam anlamıyla dağılıyor. Karanlık yanıyla karşılaşmayı da, rekabette kazanmanın ağırlığını da taşıyamıyor. Başarının çektiği haset ve kıskançlıkla başedemiyor. Ne de olsa, Thomas’ın dediği gibi, beyaz kuğuyu ve siyah kuğuyu aynı bedende taşımak müthiş zor bir iş. Finalde başarılı bir sahne performansı görüyoruz görmesine ama Nina’nın mükemmeliyetçiliğin doruğuna ulaşmasının bedeli de oldukça ağır oluyor. Yazımızı böyle şeyler yalnız Türkiye’de olmuyormuş diye düşündüren bir notla bitirelim: ABD’de mesleğimizi yanlış ve kötü tanıtıyor, o kadar yıkıcı rekabet yok bizde, diyen bazı balerinler filmden rahatsız olmuşlar! Şaka bir yana, film çok önemli konuları çarpıcı ve düşündürücü bir biçimde işliyor işlemesine de, bu konuları kadınlar arası mesleki rekabet vurgulu tartışmanın nahoş bir yanı da yok değil. Barda yeni tanışılan birinin “Siz kimsiniz?” sorusuna “Ben bir balerinim” cevabının verildiği bir dünyada (“Yok, ben adınızı sormuştum” diye bir tepki alıyor!), yani kendimizi ancak mesleğimizle tanımlayabildiğimiz bir dünyada, böylesi bir vurgu şaşırtıcı olmasa da yine de rahatsız edici. Son olarak, rekabet bu kadar başat bir unsursa hayatlarımızda, o zaman pek çok alternatif Kuğu Gölü performansı “ikizleri”yle bu film de rekabet halinde mi acaba diye sorabiliriz belki. Jenerikte isim ve rollerin veriliş hali böyle bir olasılığı düşündürmüyor değil doğrusu.

Tuesday, 26 July 2011

Ejderha Dövmeli Kız ya da Kadınlardan Nefret Eden Erkekler


Özlem Öz

Patika 2010

İsveçli gazeteci ve yazar Stieg Larsson’un tüm dünyayı kasıp kavuran Milenyum Üçlemesi’nin ilk kitabı ve kitaptan uyarlanan film aynı adı taşıyor: Ejderha Dövmeli Kız (Orijinal başlık ise, Män Som Hatar Kvinnor yani Kadınlardan Nefret Eden Erkekler). Kitap da, film de bol ödüllü ama yazarı maalesef 2004 yılında, bu başarıları göremeden, hayatını kaybetti. Larsson, hikayenin ana karakterlerinden Blomkvist’i hatırlatır şekilde, Stockholm’de yayımlanan ve sağcı sermayedarlara karşı mücadele veren bir derginin (Expo) yazı işleri müdürüydü ve dünyanın sayılı anti-Nazi uzmanları arasında gösteriliyordu. Kadınlara yönelik şiddet, büyük sermayenin ahlaki çöküşü, aşırı sağın günlük hayata nüfuz etmiş tezahürleri favori konuları arasındaydı. Romanlarını, akşamları işten eve geldiğinde keyifli zaman geçirmek için yazdığını söylüyordu.

Bol kahve ve matematik

Ejderha Dövmeli Kız’ın konusu, iki ana paralel hikaye ve çok sayıda yan hikayecikle beslenerek yürüyor. Açılışta sıkıcı bir iş dünyası skandalı, bir nevi “solcu gazeteci sağcı iş adamına karşı” temasıyla karşı karşıyayız gibi yapan bu hikayenin, sonraları vurgusu epey değişiyor ve temposu da oldukça yükseliyor. Tempoyu zirvelere yükselten ve yalnız dedektif hikayeleri tutkunlarını değil, hepimizi soluksuz bırakan asıl hikaye, yıllar önce kaybolan bir kızın başına gelenlerin ortaya çıkarılması ekseninde dönen bir muamma. Kahramanlarımız Blomkvist ve Lisbeth’in, 40 yıl önceki olayın sırrını açığa çıkarmak için bol kahve eşliğinde gömüldükleri bu hummalı araştırmayı takip etmek, adım adım sonuca ulaşmalarını izlemek oldukça keyifli ve heyecanlı. Belli ki Larsson, eski-yeni dedektif yazınına oldukça hakim; zaten muamma hikayesi de Miss Marple tarzı bir “dar alanda (burada bir ada) suçlu bulmaca” olarak kurgulanmış. Ejderha Dövmeli Kız’ın klasik dedektif hikayelerinden bir farkı, bol teknoloji kullanımı; öyle ki, bilgisayarlar ve e-posta yazışmaları kayda değer önemde; başkarakter ise bir bilgisayar korsanı! Tüm bunlar, hikayeyi canlı ve güncel kılmanın yanı sıra, ona bir çeşit kendine özgü “dedektif-aksiyon” havası da veriyor.

Hikayede öne çıkan karakterler, yeğeninin kaybolmasını saplatı haline getirmiş, ömrünün son demlerine ulaşmış zengin bir işadamı olan Henrik Vanger (ve ailesinin diğer mensupları), yıllar önce kapanmış bu davayı çözmek için tutulan “araştırmacı gazateci” Blomkvist (ve “onun kadınları” diyelim) ve öykü ilerledikçe onun yardımcısı rolünü üstlenen “ejderha dövmeli” Lisbeth. Bunlar arasında en “cool” olanı, çelişkili karakter özellikleriyle hiç şüphesiz ki son yıllarda dedektif janrında yaratılmış en etkileyci kadın karakterlerden biri olan Lisbeth Salander. Web’de Wasp adını kullanan bilgisayar dahisi/korsanı, anaroksik görünecek kadar zayıf ama çekici Lisbeth, sorunlu bir çocukluk geçirmiş, sosyal görevliler tarafından kontrol altında tutulan, sosyopat bir karakter olarak çiziliyor. Fotografik hafızaya sahip, üstün zekalı, satranç ve matematik tutkunu (Dimensions in Mathematics’i elinden bırakmıyor!) bu genç kadın, dövme, piercing, siyah deri ceket ve motorsiklet seven, maceracı seks hayatıyla (biseksüel) dikkat çeken ve boks yapan haliyle sanki bir çizgi romandan fırlamış gibi (bir çeşit Modesty Blaise?). Mutlaka bir etiket gerekirse, Lisbeth’in bir anarko-feminist olduğu söylenebilir ya da “kadınları sevmeyen erkekler”le ve “otorite”yle pek iyi geçinemiyor diyelim!

Gerçeği duymak istediğinizden emin misiniz?

Arkaplanını oluşturan doğa şartları kadar sert (kuzeydesiniz; kar altında ve soğuktasınız), seri katillerden tecavüz ve sadizme, oradan rahibelere ve Nazilere; bir yandan da kurutulmuş çiçekler, aşk, seks ve kedilere kadar yok yok diyebileceğimiz bu hikayede, öne çıkan ilginç bir tema, bildik “suçlu birey mi toplum mu” tartışması. Ana karakterler aracılığıyla verilen bu tartışmanın taraflarından solcu gazeteci Blomkvist’in tavrını söylemeye gerek yok. Lisbeth ise, Blomkvist’i kötülüklere “nedenler aramak”, “açıklamalara girişmek”le eleştiriyor. Onda Simenon tarzı bir suçluya sempati aramak boşuna. Ne de olsa Lisbeth’in de karanlık bir geçmişi var ve benzer zor şartlardan gelen herkesin kötülük yapmadığını bizzat tecrübeyle biliyor.

Hikayenin sonuna doğru beklenmeyeni başarmış, gerçeği ortaya çıkarmış Blomkvist, kendisini bu iş için bir yıllığına görevlendiren Henrik Vanger’a “Gerçeği duymak istediğinizden emin misiniz?” diye soruyor. Hikayenin kendisi de duymamayı/bilmemeyi tercih ettiğimiz gerçeklerle örülmüş zaten: “İsveç’te kadınların yüzde 13’ü ağır cinsel şiddete maruz kalıyor”; “İsveç’te cinsel şiddete maruz kalan kadınların yüzde 92’si en son yaşadıkları cinsel şiddeti polise bildirmediklerini belirtiyorlar”. Kadın haklarındaki konumu ve kadının siyasete katılım istatistikleri açısından gıptayla bakılan, örnek gösterilen ülkelerden biri olan İsveç’te durum böyle olunca, dünyanın geri kalanı için pek bir şey söylemeye gerek kalmıyor.

Yazımızı Şubat 2009’da İskandinavya’da başlayan dünya turunu sürdüren ve ülkemizde de vizyona giren Milenyum Üçlemesi’nin ilk filmi Ejderha Dövmeli Kız’ın (yön. Neils Arden Oplev), David Fincher’in yöneteceği, Mikael Blomkvist’i Daniel Craig’in Lisbeth Salander’i ise Rooney Mara’nın canlandıracağı ve 2011’de vizyona girmesi planlanan bir Hollywood versiyonun da çekilmekte olduğunu belirterek bitirelim. İkinci kitaptan uyarlanan üçlemenin ikinci filmi Ateşle Oynayan Kız ise Film Ekimi’nin bu yılki programına dahil edildi. Filmleri güzel ve diri bir dedektif hikayesi izlemek fırsatını kaçırmak istemeyenlere tavsiye edelim ve hatırlatalım: kitapları okumadıysanız, önce kitap sonra film daha iyi olur; okuduysanız fazla söze gerek yok, zaten filmleri görmek için sabırsızlanıyor olmalısınız.

Wednesday, 5 January 2011

Harry Potter - Expecto Patronum




(Özlem Öz, Altyazı Korku Yıllığı 2012) 13 Temmuz 2011 Harry Potter severler için önemli bir gündü. Bazılarımız günler öncesinden biletlerimizi almak için kuyruktaydık. (Bilet sırası biraz hüzünlüydü gerçi; film için belirlenen yaş sınırı 13?? olunca, “Birinciyi izledim, devamını niye izleyemiyorum?”, diye isyan eden, hatta ağlayan ufaklıklar vardı sırada çünkü.) Dile kolay, neredeyse 10 yıldır keyifle takip ettiğimiz bir hayal evreni “büyük final”ini yapacaktı, heyecanlıydık. Son kitabı zaten okumuş olanlar, acaba filme nasıl aktarmışlar hikayeyi diye merak ediyorlardı; bazılarımız ise (benim gibi!) son kitabı yarısında (tam olarak Harry Potter ve Ölüm Yadigarları 1 filminin kaldığı yerde) bırakıp, finali filmden öğrenmeyi tercih etmişlerdi, seyir zevkini kaybetmemek için. Harry Potter ve Ölüm Yadigarları 2 filmi, ilkinin kaldığı yerden devamla, kahramanlarımız Harry, Hermione ve Ron’un, Voldemort’un ölümsüzlük sırrı hortkuluklardan geri kalanların peşine düşmeleriyle açılıyor. Voldemort’un üçlümüzün sırrını çözdüklerini anlamasıyla daha da heyecanlı bir hale bürünen hortkuluk avının peşinde, Harry Potter evrenindeki “tanıdıklarımızın” maceralarını iki saati aşkın bir süre ilgiyle izliyoruz. Son ana kadar Harry’nin kendisinin de bilmediği ve Snape’in (Snape, internet sitelerinde en sevilen Harry Potter karakterleri arasında yer alıyor, hatta pek çoğunda birinci!) gözyaşından damıtılan hatırasını izleyince öğrenebildiği gerçeğin, yani yedinci hortkuluğun ne olduğunun anlaşılmasıyla beraber, hikayede hüznün doruğuna erişiliyor. Ancak, zor anlarda dahi, ne yapmamız gerektiğini söylemeyip kendimiz görelim ve karar verelim isteyen, yarı Tanrıvari karakterlerin bu hikayedeki temsilcisi Dumbledore ile Harry’nin bir araf/hayal diyarında (Harry’nin deyimiyle King’s Cross’a benziyor!) karşılaşması sahnesinde yakalanan başarı, filmin finalinde tekrarlanamıyor. Kitabın finalindeki şahane Harry Potter-Voldemort düellosu ve diyaloğunun filmde hakkının verildiğini söylemek zor; hal böyle olunca kitabın finalindeki etkileyici hava da filmde ıskalanmış oluyor. Finalin finali diyebileceğimiz bölümün filme aktarımı ise, en hafif deyimle “müsameremsi” kalmış; tek iyi yanı, iki saati aşkın bir süre oldukça gerilmiş olan izleyicileri epey güldürmesi! Harry Potter kitapları ve filmleri üzerine çok yazıldı, çizildi. Hatta serinin Marxist okumaları bile yapıldı (Re-reading Harry Potter, S. Gupta, 2003). Harry Potter ve Felsefe Taşı’ndan bugüne Harry ve arkadaşları neredeyse gözlerimizin önünde büyüdüler. Aslında, her ne kadar bir diğer “iyilikle kötülüğün destansı savaşı” hikayesi gibi görünse de, Harry Potter’ın en az bu ana tema kadar düşündürücü ve zengin yan temalarından biriydi büyüme hikayesi. Korkutan ve cezalandıran yanlarıyla neredeyse bir baba figürüne dönüşen Voldemort’a isyan ve ismini korkmadan söyleyebilmek bir yana, kehanetin öngördüğü üzere, onun eşiti olduğunu vurgularcasına, ona Tom ya da Riddle diyebilmek, her şey bir yana Harry’in artık büyüdüğünün de bir ispatı gibiydi çünkü. Uzun lafın kısası, 2011 yaklaşık 10 yıldır devam eden Harry Potter masalının beyaz perdedeki son yılı olarak da anılacak. J.K. Rowling, Harry-Ginny ve Hermione-Ron ikililerinin masum-tatlı aşk hikayelerini, “iyiler” cephesindeki büyüklü küçüklü herkesin dostluk ve fedakarlıklarını, büyücülerin günlük işlerini yapan, onlara hizmet ve itaat eden elfleri örgütlemeye çalışan Hermione’nin çırpınışlarını, aşırı (!) hayvansever tatlı Hagrid’i, Hogwarts yıkılırken, bu zor an için saklanmış bir büyüyü yapıp “Bu büyüyü hep kullanmak istemişimdir” diye mutlu olabilen Professor McGonagall’ı, ruh emici ölüm yiyicileri, yılanların diliyle konuşabilenleri, patronusları, baykuşlu postaları ve daha sayamadığımız nicelerini içeren koskoca bir dünya kurdu, hediye etti bize. Bu büyülü dünyayı hep hatırlayacağız. Herkesin favori Harry Potter kitapları, filmleri var. Bana göre, Azkaban Tutsağı ve Melez Prens en güzelleri. Filmlerin yapımcısı Warner Bros. tüm filmlerin ayrıntılı kurgu ve kamera arkası bilgilerinin de bulunduğu bir DVD setini 2012’de piyasaya sürmeye hazırlanıyormuş. Bakalım bu DVD seti Potter diyarında yeni keşiflere çıkmamıza vesile olabilecek mi?

Monday, 30 August 2010

Milattan Bir Milyon Yıl Önce: Tarih Öncesi Filmler



Özlem Öz

Kebikeç
(Sinema ve Tarih Özel Sayısı)



‘Tarih öncesi’ filmler janrı, 1923 yapımı Üç Çağ (Three Ages) adlı sessiz film ile başlatılıyor. Bu film, bir kadının aşkını her ne pahasına olursa olsun elde etmeye kararlı bir mağara adamının maceralarını konu edinen bir sessiz komedi. Janrın klasiklerinden 1940 yapımı One Million B.C.’nin ise, daha sonra pek çok kez tekrarlanacak ve türün tipik özellikleri olarak yerleşecek bazı tarihsel hataları (dinazorlarla insanların aynı çağda yaşaması, mağara adamlarının bugünkü halimiz gibi görünmesi vs.) başlatan film olduğu biliniyor. Filmin popülerleştirdiği bir başka unsur, filmin hikayesini (tarih öncesi hemcinslerimizi hayalimizde canlandırmamızı talep eden) bir arkeoloğa anlattırmak. Bu yönteme bir alternatif ise, filmi günümüzde başlatıp kahramanı zaman makinasına bindirerek tarih öncesi döneme göndermek olabiliyor (örn. Cavegirl, 1985).

Aslında, ister dinazorlarla aynı dönemde yaşamak şeklinde tezahür etsin, ister ‘Ateş nasıl bulundu?’, ‘Erkek egemenliğe nasıl geçildi?’ gibi konulara yönelik spekülasyonlarda kendini göstersin, ‘tarihe sadakat’ meselesi tarih öncesi filmlerin belki de en tartışmalı yönü. Örneğin, bu filmlerde genellikle bir romans da oluyor ve çoğunda bu romansın seyri günümüz toplumunda görülen benzerlerini andırıyor. Ama tarihçiler ve antropologlara göre bu durum oldukça tartışmalı. Tarih öncesi dekorda geçen cinsel kıskançlık temalı bir İtalyan seks komedisi (When Women Had Tails, 1970) çekilmiş ama ‘Cinsel kıskançlık her dönemde ve her yerde var mı?’ ya da ‘Cinsellikten utanma duygusu ne zaman başladı?’ gibi soruların cevapları henüz netleşmiş olmaktan uzak. Öte yandan, sayıları az da olsa, tarihi gerçeklere sadık olma iddiasında olan tarih öncesi dönem filmleri de yok değil. Bu ender filmlere örnek olarak kaybolan ateşi yeniden elde etme arayışını konu alan Quest for Fire (1981) verilebilir. Tarih öncesi filmlere yöneltilen ‘tarihe sadakat’ ile ilgili eleştirilere en ilginç cevap, canlandırma sineması üstatlarından, pek çok dinazora ‘hayat vermiş’ olan Ray Harryhausen’den gelmişti; üstat bu filmleri ‘profesörler’ (ki ona göre zaten büyük olasılıkla sinemaya gitmezler!) için yapmadıklarını söylüyor ve bunların fantastik filmler olduklarını hatırlatıyordu. Bu görüşe göre, dinazorlarla insanlar karşılaşınca (aslında arada 50 milyon yıl gibi bir fark var!) filmler çok daha ilginç oluyor. Benzer biçimde, kadınlar saçları yapılı ve makyajlı olarak kimilerine göre daha hoş ve izlenesi. Hatta, tarih öncesi filmlere kadınların yırtık pırtık, minimum deri giysiler içinde arzı endam etmelerini seyir için gidenlerin sayısının hiç de az olmadığı iddia ediliyor!


Aslında tarih öncesi filmler janrında, ‘tarih öncesi kadınlar’a özellikle odaklanan filmler de var; örneğin, erkeklerden pek hoşlanmayan ama neslin devamı için birkaç tanesini hazırda bulundurmayı tercih eden bir grup taş devri kadınının enteresan maceralarını konu edinen Tarih Öncesi Kadınlar (Prehistoric Women, 1953). Bu filmde, ateşi keşfedip, keşfi sayesinde bazı tarih öncesi tehlikeli yaratıkları halteden bir erkek, böylelikle erkek egemenliğini de başlatmış oluyor. 1966 yapımı Tarih Öncesi Gezegenin Kadınları (Women of the Prehistoric Planet) adlı film ise, tarih öncesi filmler janrı ile bilim kurgunun ilginç bir bileşimini sunuyor. Filmde bir uzay gemisi uzaklarda bir gezegene zorunlu bir iniş yapar. Tang adlı genç bir çocuk dışında bütün mürettebat hayatını kaybeder. Gezegene 20 yıl sonra ulaşan kurtarma ekibinden Linda, Tang ile karşılaşır. Linda ve Tang film boyunca pek çok badireler atlatırlar ve birbirlerine aşık olurlar. Filmin finalinde, kurtarma gemisi gezegenden ayrılırken, Linda Tang ile birlikte kalmaya karar verir; gemidekiler ise, ayrıldıkları gezegene bir isim verirler: DÜNYA.

Aynı bileşim (tarih öncesi-bilim kurgu bileşimi) janrın kült filmlerinden Horror of the Blood Monsters’da (1970) da var. (Not: Vampire Men of the Lost Planet ve Space Mission to the Lost Planet filmin diğer adları arasında). İyi kabile-kötü kabile ikiliğini tekrarlayan bu filmde kötü kabile vampirlerden oluşuyor (görüp görebileceğiniz en kötü vampir dişleri bu filmde!). Aslında film, vampiriklerle diğer mağara adamlarını karşı karşıya getiren siyah beyaz bir Filipin filmini dönüştürmüş. Nasıl mı? Filmin başına, bir gecede çekildiği söylenen renkli bir ‘günümüzde vampir saldırıları’ kısmı maharetle eklenmiş, filmin arasına da ana karakterlerin vampirlerin kökenini arama saikiyle çıktıkları yolculuğu anlatan kısımlar serpiştirilmiş ve bu kısımlar Filipin filmiyle güzelce kurgulanmış. Böylelikle kahramanlarımız çıktıkları uzay yolculuğunun sonunda tarih öncesi dönemi yaşayan bir gezegene inmiş oluyorlar. Tüm bu ek kısımlar (daha çok iş yapar diye) renkli çekilmiş ve siyah beyaz Filipin filmine yedirilmeleri ‘sorunu’ yaratıcı bir çözümle halledilmiş: bu gezegende bir atmosfer sorunu var ve radyasyon nedeniyle gezegen bazen kırmızı, bazen mavi, bazen yeşil tonlarda görünüyor. Böylece siyah beyaz film başarıyla monokrom renklendiriliyor. Bu bilim-kurgu/mağara filminde pes dedirten olaylar arasında benim favorim, gezegende yaşayanların su-ateş tabir ettikleri sıvıdan, petrol türevi bir şey olduğunu düşünerek iki bidon (!) alıp uzay gemisini çalıştırdıkları sahne. Filmde absürdlük açısından bununla yarışabilecek bir diğer bölüm, ‘elektronik seks’ sahneleri içeren kısım (Nasıl oluyor diye sormayın, izlemeniz lazım!). Bu kült filmin kanımca en sempatik yanı ise, kötülüğün dünyamıza dışarıdan geldiği fikri.


Aslında ‘İnsan iyi midir, yoksa kötü mü?’ temel sorusu özellikle iyi kabile-kötü kabile ikiliği ile, (Cem Yılmaz yapımı Arog’u da dahil edebileceğimiz) tarih öncesi filmlerde oldukça sık tekrarlanan bir tema. Şüphesiz bu soru, psikolojiden felsefeye, dinlere ve çeşitli sanat dallarına kadar pek çok alanda araştırmacıları/sanatçıları meşgul etti ve etmeye devam ediyor. (Yeni Sinemacılar’ın Takva filminde ana karakterin iyi bir insan olmaya çabalarken delirme noktasına gelmesinin hikayesini izleyeli çok olmadı.) Janrın belki de en ünlü filmi bağlamında bu soruyu daha yakından ele almak mümkün: Milattan Bir Milyon Yıl Önce (One Million Years B.C.).
Yukarıda bahsi geçen benzer adlı Hollywood filminin (One Million B.C.) yeniden çevrimi olarak tasarlanan bu film, 1966 yılı İngiliz Hammer Film Productions yapımı. (Not: 1970 yılında bu filmin When Dinosaurs Ruled the Earth adıyla bir devamı çekiliyor. Filmde Raquel Welch yerine Victoria Vetri, Ray Harryhausen yerine ise Jim Danforth görev almış ve seleflerinin düzeyine erişememekle beraber başarılı bulunmuşlar. Konu yine aynı: dinazorlu bir gelişmiş kabile-barbar kabile hikayesi.) Kanarya Adaları’nda çekilen fantastik tarzdaki film, Ray Harryhausen’in dinazorları ve diğer dev yaratıklarıyla renkleniyor. Film kayalık alanda bir mağarada zor şartlarda yaşayan oldukça vahşi bir kabilenin yaşamından kesitler sunarak başlıyor. Özetle, tam bir ‘altta kalanın canı çıksın’ kuralıyla var olmaya çalışan bu kabilede güçsüzün, şanssızın pek gözünün yaşına bakılmıyor. Örneğin, bir av sırasında çukura düşen yaşlı bir kabile üyesi kaderine terk ediliyor, yiyecek paylaşımı ve eş seçimi ‘savaşları’nı bu kabilede en güçlü olanlar kazanıyor. Filmin konusu şöyle gelişiyor. Kabilede bitip tükenmek bilmeyen kavgalardan birinin ardından kabile üyelerinden Tumak ‘oralardan uzaklara’ gitmeye karar verip, çöllere düşer. Dev yaratıklarla mücadele etmek dahil pek çok tehlike atlatır. Sonunda bitkin bir halde bir sahile ulaşır ve orada yorgunluktan bayılır. Dev bir kaplumbağa ile savaşlarını galibiyetle bitiren yöre kabilesi onu bulur. Deniz kenarında yaşayan bu kabile, Tumak’ınkine oranla çok daha ‘gelişmiş’ ve ‘uygar’dır. İlkel düzeyde de olsa, bir takım el aletleri yapmayı, basit giysiler dikmeyi, balık avlamayı öğrenmişlerdir. Birbirlerine iyi davranırlar, yiyeceklerini paylaşırlar. Tumak, bakımını üstlenen güzel Loana’nın (Loana’yı canlandıran Raquel Welch bu filmdeki rolüyle ve filmin posterindeki ünlü ‘tarih öncesi kadın’ pozuyla orta düzeyde tanınan bir sanatçıyken bir gecede herkesin tanıdığı bir yıldıza dönüşmüştü) da yardımıyla kısa sürede toparlanır. Çetin doğa koşullarıyla mücadele içinde olaylar gelişir ve iki kabile birbirinin varlığını keşfeder. Deniz kenarındaki kabilenin ulaştığı düzeyi çekemeyen taşlık alandaki kabilenin haseti kabileler arası bir savaşı tetikler ama son sözü doğa söyleyecektir. Büyük bir volkan patlamasıyla yeryüzü sarsılır. Anlarız ki, bunu fark etmeden/düşünmeden yaşasak da doğanın kendi devasa boyutları ve kuralları karşısında insan aslında minicik bir canlıdan başka bir şey değildir. Filmin sonunda faciayı atlatıp hayatta kalan az sayıdaki insan ‘yeni bir yaşam’ kurmak için yola koyulurlar. Bu haliyle film, ‘İnsan özünde iyi midir yoksa kötü mü?’ tartışmaları açısından bakıldığında oldukça zengin ve ilginç bir düşünme zemini sunuyor. Hoş ve naif bir şekilde, “Evet, belki haset, kıskançlık, kötülük var ama çetin şartlarda yaşarken bile iyilikle, dayanışmayla bir hayat kurmak da pekala mümkün” diyor. Hatta burada da bırakmıyor ve dayanışmanın ilerlemeye, gelişmeye yönelik bir üstünlük getirebileceğini de ima ederek bize şunu hatırlatıyor: Bu kadar kötülükle çevriliyken ‘insan aslında iyi midir yoksa kötü mü’ sorusunu cevaplarken bazen şüpheye düşsek de, en azından biliyoruz ki insan iyiyi seçebilir; belki de ihtiyacımız olan, hangi koşullarda iyiyi seçme olasılığımızın arttığını daha iyi bilebilmek.

Sherlock Holmes'un dönüşü ve sadakat



ÖZLEM ÖZ



Radikal İki


17/01/2010




Guy Ritchie'nin Robert Downey Jr. ve Jude Law'lu 'Sherlock Holmes'u vesilesiyle sevimli dedektifin sinema macerasını hatırlayalım

Polisiye romanın en ünlü dedektifi, Guy Ritchie’nin yönettiği Sherlock Holmes filmiyle uzun bir aradan sonra beyazperdeye geri dönüyor. Ve tabii Dr. Watson, Müfettiş Lestrade ve Lord Blackwood gibi tanıdıklarla. Şu ana kadar beyazperdenin gördüğü en iyi Holmes olarak Basil Rathbone, en iyi Dr. Watson olarak ise Nigel Bruce (yön. S. Landfield, 1939 dizileri; yön. R.W.Neill 1942-46 dizileri) gösteriliyor. Gerçekten de, Sidney Paget’in ünlü dedektif için, hikâyeler Strand Magazine’de yayımlanırken yaptığı ve hafızalarımıza “Sherlock Holmes” olarak kazınan şahane çizimlere “bu kadar olur” dedirten bir uyum gösteren Rathbone, karaktere hem fiziksel açıdan hem de hal tavır olarak tam oturuyor: İnce, uzun, kartal burunlu, erdemli, zarif, eksantrik. Yalnızca enteresan olayları ilgilenmeye değer bulan, keman çalmaktan, pipo tüttürmekten, “kimya köşesi”nde deneyler yapmaktan hoşlanan dedektifimiz, hobi olarak da “arı kültürü” gibi tuhaf konularla ilgileniyor. Holmes detaylara oldukça meraklı. Aynı zamanda hem akılcı hem de gerektiğinde birikime dayalı sezgilere yer vermeyi biliyor ki, bu yanı yaratıcısının tıp kökenini hatırlatıyor. Zaten bilindiği gibi, karakterin esin kaynağı Doyle’un öğretmeni olan bir tıp profesörü. Kendini beğenmiş, hatta kasıntı ama yine de sevimli bir ukala olarak çizilen Holmes karakteri, çevresine karşı oldukça kayıtsız. Olayı çözmeye kilitlendiğinde, başkalarının onun hakkında ne düşündüğü pek de umurunda değildir: Hikâyelerden bazılarında arka arkaya patlayan beklenmedik skandallarla itibarının yerle bir olduğunu görürüz, ancak onun kılı bile kıpırdamaz. Dr. Watson ise alçakgönüllü, içten, sırdaş ve hikâyelerde okuyucunun/seyircinin bir nevi temsilciliğini üstlenen bir karakter olarak çizilir. Holmes’un sadık dostu Watson, başlarından geçenleri yazıya dökme işini de üstlenir ve bu sayede biz de bu yalın ve zarif öyküleri okuma şansına ve keyfine erişiriz. Sinema uyarlamalarında Holmes’u Rathbone dışında, Peter Cushing’den Christopher Lee’ye pek çok ünlü oyuncu canlandırdı. Son filmde Robert Downey Jr. Holmes, Jude Law da Dr. Watson olarak arzı endam ediyor.

Sadakat mevzuu

Sinema uyarlamalarında edebiyat eserine tam bağlı kalmanın zorluğu bilinir. Sonuçta sinema görsel bir sanat ve dedektif janrı örneğinde “bir akıl yürütme diyalogları serisi”ni izlemek pek çoğumuza cazip gelmeyebilir. Ama öte yandan, yine pek çoğumuz “esrarengiz şeyleri dehşetli severiz”. Holmes hikâyelerindeki esrarengiz hava, heyecan ve gerilim düzeyi de, doğrusu sinema uyarlamalarına çok yakışıyor. Zaten iddia edilebilir ki, Holmes hikâyelerinin Zizek’in deyimiyle “sinthom”u akıl yürütme diyaloglarından ziyade bu havada saklıdır. Aslında tam da bu hava, basit ve kolay gibi görünen Holmes öykülerinin taklit edilmelerinin niye bu kadar zor olduğunu da açıklar. Dolayısıyla Holmes’un sinemada benimsenen ilk dedektif figürü olması hiç şaşırıtıcı değil. Şaşırtıcı olan, sanılanın aksine, ilk Sherlock Holmes filmlerinin İngiltere’de değil, ABD ve Danimarka’da çekilmiş olması. Dedektifimizin ilk sinema macerası, 1900’lerin başında ABD’de çekilen hareketli görüntülerden oluşan Sherlock Holmes Baffled adlı 30 saniyelik bir kısa filmdi. Ardından yine oldukça kısa, sekiz dakikalık The Adventures of Sherlock Holmes (1905) geldi. Anlaşılan o ki, Holmes hikâyelerini sinemaya uyarlayan yönetmenler daha bu ilk dönem uyarlamalarında orijinal hikâyelere sadık kalma zorunluluğu hissetmemişlerdi. Örneğin, 1908-1911 yılları arasında çektiği 11 Sherlock Holmes filminde, Danimarkalı yönetmen Viggo Larsen (bu filmlerde ünlü dedektifi bizzat kendisi canlandırır), hikâyelere yeni karakterler eklemenin yanı sıra Doyle’un çizdiğinden çok daha sempatik bir Holmes ve çok daha aktif bir Dr. Watson yorumu sunmuştu. Öte yandan, 1908 ABD yapımı Sherlock Holmes and the Great Murder Mystery aslında bir Poe uyarlamasıydı ama Poe’nun dedektifi Dupin’in yerini bu filmde Holmes almıştı. 1910’larda Fransa’da karakterin yaratıcısı Doyle’un da filme dahil edildiği ve olaylara müdahil olduğu Fransız film dizileri ve Almanya’da 1917-18 yıllarında fantastik ve grotesk unsurlar barındıran Sherlock Holmes filmleri çekilmişti. 1930’lu yıllarda ise, orijinal hikâyelerde kadınlarla pek ilgilenmeyen Holmes’a romantik ilişkiler atfeden filmler çekildiği biliniyor. 1942’ye geldiğimizde Sherlock Holmes and the Voice of Terror filminde Watson’un da evrime uğradığını görüyoruz (maalesef bir çeşit budala komedyene dönüşmüş). Uzun lafın kısası, edebiyat uyarlamaları ve sadakat konusu oldukça çetrefilli. Roloff ve Seesslen, Cinayet Sineması başlıklı kitaplarında Holmes söz konusu olduğunda orijinal öykülere sadakatın hikâyeler güncel ortamlara taşındıklarında pek de mümkün olmadığını belirtiyorlardı: “Viktoryen/Gotik İngiliz fonu olmaksızın Sherlock Holmes kendisi olamıyordu; muammayı çözüşleri çocukça kalıyordu artık; çünkü bu amaçlı akıl yürütmeler, düşünerek sonuca varmalar ancak entelektüel bir “masumiyet” dünyasında insanı şaşırtabiliyorlardı. ... Bilgi sahibi bir toplumda, özellikle suça alışmış bir toplumda, Sherlock Holmes’un sıradan ve biraz komik bir etki yapması doğaldı.” Dolayısıyla, bu bakış açısına göre, Holmes’un gerçek “dönüşü” olay çözmeye değil, ancak kendi çağına ve gotik korku türünün bağrına dönüşle gerçekleşebilir gibi görünüyor.

Friday, 23 July 2010

Birbirimizi yaralama ve iyileştirme gücümüz


Özlem Öz

Radikal 2

25.04.2010






Reha Erdem'in 'Kosmos'unun çok katmanlı bir yapısı var ve bunlar arasında iki tema özellikle öne çıkıyor: İnsanlık olarak halimiz ve aşk

Reha Erdem’in son filmi Kosmos vizyona girdiğinden bu yana, bir uzay filmi sanılmasından başlayıp “Kosmos bir mesih midir” yoksa “bir sosyalist mi”ye uzanan son derece ilginç tartışmalara vesile oldu. Filmin poetik hüznünün, Rus mimarisi ve karın da etkisi olsa gerek, Tarkovski’yi çağrıştırdığı da söylendi. Bu tartışmalardaki pozisyonumuz ne olursa olsun, ortada bir gerçek var ki, fantastik-poetik özellikler taşıyan bu kadar güçlü bir yerli film izlemeyeli epey olmuştu. Filmde Kosmos’la özdeş “bu dünyaya ait olmama” ve filmin geçtiği şehre has “sınırda olma” temaları ahenkle birleşiyor. Yönetmenin hep özlediği ve kurmaya çalıştığı “yapay bir dünya” hissiyatı, Erdem filmlerinin alametifarikası plan sekans bazlı kurgu, renk tercihleri ve ses tasarımıyla başarıyla yaratılıyor. Filmin çok katmanlı bir yapısı var ve bunlar arasında iki tema özellikle öne çıkıyor: İnsanlık olarak halimiz ve aşk.

Halimiz: “Allah insanları doğru yarattı. Fakat onlar çok düzenler aradılar.”

Erdem’in kutsal metinlerden alıntılarla, şiirlerden repliklerle konuşan ve kendi değerleriyle yaşayan kahramanı Kosmos, “başka bir boyuttan” bizim dünyamıza, karlar altındaki bir sınır şehrine geliyor. Sınırlarını komşularına açıp açmamak konusunda tereddütler yaşayan, bu konuda çift taraflı bir propogandaya maruz kalan, belli ki yakınlarında bir savaşın devam ettiği bu kasvetli şehrin sakinleri, aralarına neredeyse gökten düşen Kosmos’la ne yapacaklarını bilemiyorlar. Çünkü Kosmos bilgece sözleriyle ve mucizeleriyle onları büyülüyor ama aynı zamanda özel mülkiyeti ve çalışmayı reddeden, gerektiğinde hırsızlık yapmakta sakınca görmeyen bir “yabancı” o. Bu haliyle Kosmos, bir sosyalist ya da mesihten çok, bir anarşiste benziyor. Kasabada yaşayanlara inandığı değerleri sakin sakin anlatırken, Erdem’in bir söyleşisinde dediği gibi, aslında bize bir şey önermiyor. Ama varlığı bir öneri ve bu öneri (Kosmos’un niyetinden bağımsız) bir çeşit anarşist ütopyayı işaret ediyor.

Ah aşk!

Filmde insanın insana ettiklerine ilişkin çarpıcı örnekler bir yana, iki ek unsur insanlık olarak halimizi açığa vurma işlevini üstleniyor. Bunlardan ilki, arka planda devam ettiği hissetirilen savaş ve film boyunca maruz kaldığımız bu savaşa ilişkin sesler. İkincisi, ana karakterlerden birinin çalıştığı mezbahadaki hayvanların yine film boyunca tekrarlanan katledilme görüntüleri. Bizi rahatsız eden bu görüntüler ve sesler “Tarihin şu anında ve burada insanlık olarak kurduğumuz düzen, işte böyle bir şey; durumumuz bu” diye düşündürüyor. Savaşıyoruz, hayvanları kesip biçiyoruz, birbirimizi bilerek/bilmeyerek yaralıyoruz. Ama Erdem’e göre, birbirimizin yaralarını iyileştirme gücümüz de var. Dokunarak mucizeler yaratmak (“Size sarılmaya geldim, efendim”), nefesimizle başka birine nefes vermek belki de mümkün. Filmde ima ediliyor ki, belki de aşkın şifa verici, iyileştirici bir gücü var.

Aşk: “Sol eli başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın.”

Aslında, büyüme/büyüyememe temaları etrafında dönen Reha Erdem sinemasında aşkın bahsi pek geçmezdi. Hatta Hayat Var’ın aşksızlık hakkında bir film olduğunu söylüyordu. Kosmos’ta ise, aşk mevzuu filmin ana temalarından biri. Aşk konusunda bir roman yazmaya ancak olgunluk döneminde cesaret edebildiğini söyleyen Orhan Pamuk’u hatırlayacak olursak, görmüş geçirmiş, demlenmiş olmayı da gerektiren bu konu tercihi, belki de Erdem sinemasının olgunluk dönemine girdiğinin bir işareti olarak yorumlanabilir. Filmimizde Kosmos, aradığı aşkı Neptün’de buluyor. Kosmos ve Neptün başkalarıyla konuşuyorlar ama birbirleriyle “insan dilinde” neredeyse hiç konuşmuyorlar. Filme göre aşkın dili, doğanın ve şiirin dili. İki aşık arasında geçen, bildiğimiz anlamda tek diyalog filmin başlarında gerçekleşiyor ve Kosmos Korkuyorum Anne’de Ali’nin söylediği ve yukarıdaki altbaşlıkta kullandığım Tevrat’tan alıntı repliği tekrarlıyor. Kosmos ve Neptün’ün ilk karşılaştıkları andan itibaren filizlenen aşkları, filmin “âşık olmak bir süreç mi yoksa bir an mı” konusuna ilişkin tavrını da ortaya koyuyor. Filmde de ima edildiği gibi bir ansa eğer, bu nasıl bir an anlayabilmek için, en iyi adres Erdem’in başvurduğu gibi şiirler sanki. Belki Ted Hughes’un bir şiirinde yazdığı gibi içimizdeki düş görücünün uyandığı an, belki primatlar gibi yalnızca birbirimize baktığımız an, sözün bittiği an.

Friday, 27 February 2009

Deniz Kızının Şarkısına Kapılıp Gidebilmek


ÖZLEM ÖZ
(Ocak 2009, Patika)

Küçük bir aile yaşarmış
Bir istiridye kabuğunun içinde
Öyle güzelmiş ki anne
Kızsa çok daha güzelmiş, annesinden bile

(Dylan Dog, Deniz Kızının Şarkısı)


Küçük Deniz Kızı Ponyo
Istanbul’da her sonbahar düzenlenen ve bizlere dolu dolu geçen bir film haftası sunan Film Ekimi’nde, son Miyazaki filmi Küçük Deniz Kızı Ponyo’nun (Ponyo on the Cliff by the Sea) kapalı gişe iki gösterimi yapıldı. Koşulsuz ve gerçek aşkın dönüştürücü gücüne ve talep ettiği fedakârlıklara vurgu yapan film, yalnız konusuyla değil, bilgisayar dünyasının olası yardımlarına pek yüz vermeyen, el emeği göz nuru çizim tarzıyla da oldukça büyüleyici ve cazip. Miyazaki animasyonlarının ana teması olan ve kanımca Prenses Mononoke’de doruğa ulaşan “doğayla sorunlu ilişkimiz” konusu da (ki denizler dünyası bu iş için son derece uygun) filme çok hoş bir biçimde yedirilmiş.

Filmdeki aşk hikâyesi ise oldukça sıra dışı. Pek sevmediği babasının (aslında film, baş kahraman dışındaki erkelerin oldukça tâli kaldığı bir kadınlar filmi olarak da dikkat çekiyor) “Niye insan olmak isteyesin ki?” uyarılarını dikkate bile almayan küçük Japon balığımız, aşkın talep ettiği fedakârlıklara “balıklama” atlayarak bir insana dönüşmekte bir an bile tereddüt etmiyor. Şüphesiz bu çok riskli ve hatta Anderson’un ünlü deniz kızı masalındaki gibi pekâlâ sonu hüsranla bitebilecek bir karar. Ama Ponyo cesur bir kız ve neyse ki, karşısında bu fedakârlığının kıymetini çok iyi bilen biri var: Kritik tercih sahnesinde, baş kahraman “Balık da olsan, insan da ya da arada bir şey, seni seviyorum,” diyor; üstelik bu olgunluk düzeyine erişmiş çiftimiz henüz beş yaşında! Belli ki, Miyazaki’ye göre gezegenin geleceğine dair umudun adresi (yönetmenin pek çok başka filminde de tekrarlandığı gibi) yine erdemli ufaklıklar. Küçük Deniz Kızı Ponyo, yurt dışında birkaç aydır gösterimde ve çok iyi eleştiriler aldı. Hatta, Japonya’da tam bir “deniz kızı çılgınlığı”na yol açtığı söyleniyor; filmin yumuşacık açılış müziği en popüler cep telefonu melodileri arasına girmiş bile. Film vesilesiyle, bu son derece ilginç mitolojik yaratıkları kısaca ziyaret edelim.

Denizin Kardeşleri
Kayalıklar, uçurumlar, denizaltı krallıkları, dalgalı ve lacivert denizlerle bezeli deniz kızı hikâyeleri pek çok kültürde çok eskiden beri var. Bu çekici yaratıklar, Homeros’tan günümüze efsanelere, masallara, romanlara, filmlere, şiirlere konu olmuş, yaygın olarak bilinen Kopenhag ve Varşova örneklerinin yanı sıra, Virginia ve Bermuda gibi yörelerin de sembollerine dönüşmüşler. Bu hikâyelerin çoğunda, deniz kızları oldukça gizemli ve anlaşılması zor yaratıklar olarak tarif edilirler. En eski deniz kızı efsanelerinden biri olduğu düşünülen bir Asur efsanesinde, bir ölümlüye aşık olan tanrıça Semiramis, sevgilisini öldürür ve ardından utancından denize atlayarak bir deniz kızına dönüşür. Yazının başında bir şiirle hatırlattığım Dylan Dog öyküsü Deniz Kızının Şarkısı’nda ise, kendi kendilerine yeten, açık denizlerde beslenen sakin canlılarken, insanların bitip tükenmek bilmeyen hırsları sonucu ortaya çıkan çevre felaketleriyle kısmen vampirik yaratıklara dönüşen “denizin kardeşleri” kıyılara yaklaşıp insanlardan intikam almakta hiç mi hiç tereddüt etmezler.
Sevgilimi Öldürmeliyim: Deniz kızları ve diğer “çok tehlikeli” kadınlar
Gerçekten de tematik olarak femme fatale ve cadılarla akraba olarak görülebilecek deniz kızları, pek çok hikâyede çelişkili karakter özellikleri olan tehlikeli yaratıklar olarak çizilirler. Kendi güzelliklerinin fazlasıyla farkında, gururlu ve fakat aynı zamanda saf, masum ve derindirler. Bir yandan kurtarıcı ve iyileştiricidirler, tüm hayallerinizi gerçekleştirebilirler; öte yandan, bir felaket habercisi ve getiricisi: “Benimle karşılaştığına göre, artık karayı göremeyeceksin” der, bir hikâyede deniz kızı bir denizciye. Bu tuhaf yaratıklar bazen “kara”daki erkekleri kendilerine aşık ederler, sonra da onları yerler; bazen de boğulmakta olan, zor durumdaki erkekleri kurtarmaya çalışırken, su altında nefes alamadıklarını, kendilerinin alışık oldukları zor durumlara onların dayanamadıklarını düşünemez, daha beter batmalarına neden olurlar. Efsaneye göre deniz kızları çok tatlı, baştan çıkarıcı, karşı koyması zor ama ölüm getiren bir çağrı olarak tarif edilen şarkılarıyla erkekleri büyüler ve kendilerine, denize çekerler. Peki karadaki erkekler, tüm bunları bile bile neden bir deniz kızının şarkısına kapılıp giderler? Kim bilir, belki de bizi deniz altındaki ülkelerine, bambaşka bir hayata davet ettikleri içindir.