Showing posts with label Literature. Show all posts
Showing posts with label Literature. Show all posts

Monday, 24 December 2007

The Moonstone


AYTAŞI

Özlem Öz (Varlık)

AYTAŞI. W. Wilkie Collins, Bilge Yayıncılık, 2004, 458 sayfa, 17,5 YTL. (çev. Utku İlban Coşkunoğlu)

William Wilkie Collins’in (1824-1889) İngiltere’de 1868 yılında yayımlanan, yayımlanmasını izleyen yıllarda çeşitli defalar filme de çekilmiş olan ve T.S. Eliot tarafından “modern İngiliz polisiye romanlarının ilki,* en uzunu ve en iyisi” olarak nitelendirilen polisiye klasiği Aytaşı (The Moonstone) ülkemizde Bilge Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Romanın konusuna geçmeden önce, yazarını kısaca tanıyalım. “İngiliz dedektif yazının büyükbabası” olarak anılan W. Wilkie Collins 1824’te Londra’da doğar ve yazın yaşamına The Illuminated Magazine’de yayımlanan bir hikaye ile 1843’de adım atar. İlk kitabı (ressam babasının yaşamını konu edinen Memoirs of the Life of William Collins) 1848’de yayımlanan Collins, izleyen yıllarda (1889’da ölümüne dek) 25’i roman toplam 33 kitap ile çok sayıda oyun ve hikaye yazar. Aytaşı’nın da yayımlandığı 1860’lar ise Collins’in yazın kariyerinin altın yılları olarak kabul edilir. Charles Dickens’ın çağdaşı ve yakın arkadaşı olan yazarın yaygın biçimde üne kavuşmasını sağlayan iki romanının - Aytaşı (The Moonstone) ile Beyazlı Kadın (The Woman in White)- Dickens’ın çıkardığı All the Year Round adlı dergide tefrika edildiğini de belirtelim. Ayrıca, iki arkadaşın ortaklaşa yazdıkları hikayeler ve makaleler de var. Öte yandan, aslında ardında yaşamına dair akademisyenleri ve biyografi yazarlarını hayal kırıklığına uğratacak kadar az belge/bilgi bırakmış olan Collins’in, özel yaşamına ilişkin tercihlerinin Viktorya dönemi İngiltere’sinde “skandal” olarak nitelenen özellikler taşıdığını biliyoruz. Öyle ki, sıkı bir evilik karşıtı olmasına ek olarak, yaşamının önemli bir bölümünü iki kadın ile birlikte (“bigamy”) geçirmiş, gayrimeşru çocukları olmuş ve öldüğünde de mirasının hayatını paylaştığı bu iki kadın -Caroline Graves ve Martha Rudd- arasında eşit biçimde paylaştırılmasını vasiyet etmişti. Collins’in bohem yaşam tarzı bununla sınırlı kalmıyordu. “İyi yemek-iyi şarap” düşkünü olan yazar, önceleri ağrılarını dindirmek amacıyla (kalbi ve gözleriyle ilgili olanlar başta olmak üzere pek çok sağlık sorunu vardı) kullanmaya başladığı afyona da iyiden iyiye alışmış ve ilerleyen yıllarda bu alışkanlığı çektiği acıları dindirmek için dozu gittikçe artırmasıyla oldukça tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Kim bilir, belki de ona göre yaşam, romanlarından birinde (Man and Wife, 1860) bir kahramanına söylettiği gibi, “düşünerek yaşayanlar için bir komedi, hissederek yaşayanlar içinse bir trajediydi.”

Dedektif romanlarının ilk örneklerinden sayılan Aytaşı’nın konusu, eski bir Hint efsanesine göre dört kollu bir tanrı olan ay tanrısının alnının ortasına çakılı olan ve kutsal sayılan, çok değerli, sarı bir elmasın (Aytaşı) etrafında döner. Kitap, Aytaşı ile ilgili bir efsanenin özetlenmesiyle başlar. Efsaneye göre, elmasa kutsal nefesiyle üfleyen büyük tanrı, taşı yerinden eden insanların ve ailelerinin lanetleneceğini bildirir ve üç Brahmanı elması korumakla görevlendirir. İngiliz ordusunun Hindistan’da yürüttüğü Seringapatam kuşatması sırasında bir İngiliz askerinin (John Herncastle) eline geçen Aytaşı, Herncastle’ın vasiyeti gereği onsekizinci yaşgününde Rachel Verinder’e hediye edildiği gece ortadan kaybolur. Romanın geri kalanında, elmasın kaybolması olayına şu veya bu şekilde karışan/tanık olan çeşitli karakterler olup biteni kendi bakış açılarından anlatırlar ve Scotland Yard’tan Çavuş Cuff’ın –Cuff’ın etkisiyle “dedektiflik humması”na yakalanan Robinson Crusoe okumaya meraklı kahya Betteredge’in de yardımlarıyla- sırrı aydınlatmasıyla roman son bulur.

Aytaşı’nda “kır malikanesi”, “aciz yerel polisler” ve “ekzantrik dedektif” gibi izleyen yıllarda altın çağını yaşayacak olan dedektif yazınında sıklıkla rastlanan bazı tipik özellikleri ilk kez bir arada görürüz. Aslında Conan Doyle’un yarattığı ve tüm zamanların en ünlü dedektifi olarak kabul edilen Sherlock Holmes karakterinin yalnız Poe’nun Auguste Dupin’inden değil, Aytaşı’nın ekzantrik dedektifi Çavuş Cuff’tan da izler taşıdığı söylenebilir. Zira çelik grisi gözleriyle “sizde kendinizin bile bilmediği bir şeyler gören” Çavuş Cuff da aynen ünlü meslektaşı gibi son derece soğukkanlı, başkalarının önemsemediği detaylardan önemli ipuçları çıkarabilen ve tuhaf merakları (burada gül yetiştirmek) olan sevimli bir ukala (“Yemek konusu insanların zayıf yönleri arasında en saygıyla baktığımdır.”) Sherlock Holmes başta olmak üzere ilerleyen yıllarda yaratılan pek çok dedektif karakterinin düşünürken müzik aleti çalma/müzikle uğraşma alışkanlıklarını biliriz, Aytaşı’nın Çavuş Cuff’ı da “düşünce yoluyla sonuca adım adım yaklaşırken” ıslıkla “yazın son gülü” şarkısını çalıyor. (İlgilenenler için bir not: Dedektiflerin müzik merakına ilişkin İngiliz The Guardian gazetesinde 17 Eylül 2004’te Mike Ashman imzasıyla “Singing Dedectives” adlı bir makale yayımlanmıştı.)

Belirtilmesi gereken diğer bir husus da, Aytaşı’nın edebiyat tarihçileri tarafından gerek kadına bakışı, gerekse de kolonileşmeye ve dine yaklaşımı açısından dönemine göre “şaşırtıcı biçimde modern” olarak nitelendiği gerçeğidir. Örneğin yazar, kitabın karakterlerinden ve anlatıcılarından ikisini -bulabildiği her köşeye dini kitaplar bırakarak insanları doğru yola eriştirebileceğini düşünen din fanatiği Bayan Clack ile “bir kadın sizi üzmüşse bunu bir başka kadına anlatmak çok rahatlatıcı olacaktır; zira onda dokuz bir olasılıkla ikinci hanım sizi haklı görecektir” diyebilen kahya Betteredge’i- dine ve kadınlara ilişkin tutumlarından dolayı alaya almaktan geri durmaz. Aytaşı’nı daha da ilginç kılan unsur ise, romanda Hintliler’in “uygarlaştırılması gereken barbarlar” olarak çizilmemeleri, aksine oldukça kibar ve fedakar insanlar olarak betimlenmeleridir. Hatta romanda mutlaka bir “barbarlık” aranacaksa bu, olsa olsa sahip olmayı hakketmediği bir elması zenginliğini ve gücünü perçinleyebilmek için kör bir arzu ile isteyen ve kuşatma sırasında bu değerli elması ele geçirebilmek için kan dökmekte tereddüt etmeyen İngiliz askeri John Herncastle’a yakışır. Ayrıca, İngilizler için ancak parasal değeri kadar önem taşıyan Aytaşı’na Hintliler tarafından maddiyatın çok ötesinde bir anlam ve önem, manevi bir değer atfediliğinin altı çizilir. Öte yandan, Hintli Brahmanlar da kendilerinden çalınan elması geri alabilmek için kılık değiştirip hokkabazlık yaparak önemli riskler almaktan, şüphelendikleri insanları gizli gizli takip ederek gözetlemekten, üstlerini aramaktan ve hatta gerekirse bu yolda cinayet işlemekten kaçınmamaktadırlar. Gönülçelen bir arzu nesnesi olarak Aytaşı bu yönleriyle insanları cezbeden ve haset, hırs ve hatta cinayet eğilimi gibi zaaflarını/kötü yanlarını açığa çıkaran bir işlev görür. Fedakar ve erdemli davranalar bu nesneye sahip olma isteği tarafından cezbedilmeyenlerdir ve yalnız onlar olup bitenlerden olgunlaşarak sıyrılmayı başarabilirler. Ancak değişmeyen bir gerçek vardır ki, bu da elmasın hiçbir zaman İngiltere’ye ait olamadığı, başka bir ülkeden “çalınmış” olduğudur. Wilkie Collins’in romanın girişinde belirttiği gibi, hikayeye esin kaynağı olan elmaslardan biri halen Londra’da (Tower of London’da) sergilenen, Aytaşı gibi Hindistan’dan gelen ve uğursuz sayılan İngiliz kraliyet ailesine ait Koh-i-Noor elmasıdır. Diğer bir deyişle Aytaşı, Wilkie Collins uzmanı akademisyen Philip Allingham’ın belirttiği gibi, İngiliz emperyalizminin Hindistan’daki maceralarında elde ettiği kazanımların bir sembolü olarak yorumlanabilir ve bu açıdan bakıldığında romanın sonu oldukça manidar bir hal alır.

Yazımızı bitirirken, 458 sayfalık bu uzun kitabın, uzun kitapların “gereksiz uzatılmış” olanlarından değil de, “Keşke hiç bitmese!” diye okunanlarından olduğunu belirtelim ve yalnız polisiye düşkünlerine değil, kitabın yazarı Collins’in “Bu dünyada iyi bir roman okumaktan daha yüce, daha iyi ve daha karlı çok az şey var,” sözlerini paylaşanlara tavsiye edelim.

*Bu konuda tartışma devam ediyor. Örneğin, Eliot gibi Aytaşı’nı ilk İngiliz dedektif romanı kabul edenler olduğu gibi, Charles Felix’in Nothing Hill Esrarı’nı (The Nothing Hill Mystery, 1865) ilk kabul edenler de var. İlk kurgusal dedektifin Poe’nun Dupin’i olduğu ve ilk kadın dedektifi Anne Rodway’in Günlüğü’nde (The Diary of Anne Rodway, 1856) yine Collins’in yarattığı üzerinde ise birleşiliyor.

Sunday, 23 December 2007

Edgar Allen Poe


Che Guevera


Gerçek Değerler ve Serüven

07/11/2004 (Radikal Iki)

ÖZLEM ÖZ
Şu sıralar vizyona giren "Motosiklet Günlüğü" filmi vesilesiyle Ernesto Che Guevara'nın yaşamı yeniden gündemimizde. Che Guevara'nın çok bilinen hayat hikâyesini burada tekrarlamaya gerek yok. Zaten filmde de bu renkli ve onurlu hayattan bir kesiti, yani yakın arkadaşı Ricardo Rojo'ya "gerçek değerler ve serüven" peşinde olduğunu söyleyen genç tıp öğrencisi Ernesto'nun kırık dökük bir motosikletle Arjantin'in 12 eyaletini dolaştığı yolculuğunu izleyeceğiz. Che Guevara'nın görece az bilinen bir yönü ise şairliğiydi. İyi bir edebiyat izleyicisi olan Che'nin edebiyat sevgisini büyük ölçüde annesi Celia Guevara'dan aldığı söylenir. Che'nin 1953-1954 yıllarında Guetamala'da kaleme aldığı şiirlerini Adnan Özer ve Vilma Kuyumcuyan El Caiman Barbudo (Sakallı Timsah) adlı bir Küba gençlik dergisinde bulmuşlar ve Türkçe'ye çevrilip 1989 yılında Güneş Yayınları tarafından yayımlanmasını sağlamışlardı. Che'nin Meksika'da bulunduğu dönemde Venezüellalı şair Eloy Blonco ve o sıralar Meksika'da sürgünde bulunan İspanyol şair Leon Felipe ile dostlukları olduğu da biliniyor. Bilinen bir diğer gerçek de, Che'nin Fidel Castro ile de Meksika'da tanıştığı ve Küba devriminin baş aktörlerinden biri olarak tarihe geçtiğidir. Arjantin doğumlu, Küba'nın onur vatandaşı Che Guevara, artık Latin Amerika halklarının dilinde "St. Ernesto" idi, yani bir "aziz" katına yükseltilmişti.


Veda şarkıları


Che'nin şiirleri acıları paylaşma, yoksulluğa isyan ve insanlığa adanmış bir yaşamı haykıran "veda şarkıları" olarak görülebilir. Bu adanmışlığın az bilinen bir örneği de, Che'nin henüz tıp fakültesini yeni bitirmiş bir doktorken Bolivya'dan Pasifik Okyanusu'ndaki uzak bir adaya (Christmas Adası) cüzamlı hastaları tedavi etmek için gitmeye gönüllü olmasıydı. Anlaşılan o ki, kimsenin gitmek istemediği bu adaya ömür boyu yaşamak üzere gitmek istemesi adadaki cüzamlı hastaları bile şaşırtmış ve sonunda arkadaşlarının ve adadaki cüzam hastalarının yoğun çabalarıyla ikna edilen Che, hastaların bizzat yaptığı bir kayıkla Columbia kıyılarına ulaşabilmiş. Che'nin içindeki romantik şairden söz açan bu kısa yazıyı "Veda Şarkısı" şiirinden bir alıntıyla bitirelim ve aynen istediği gibi "gerçek değerleri" de "serüven"i de doyasıya yaşamış Che'ye bir selam gönderelim.
Kayalıkta çakılı yelkenli sana bırakıyorum veda şarkımı.
Benim uzaklardaki ölümümün kanında tohumlanışı da kayalar devranının
altında değişken köklerle.
Yalnızlık! Geçmişe özlem çiçeği canlı duvarların.
Yalnızlık, yeryüzünde adanmış faniliğim.

Why do writers write?

Yazarlar Neden Yazarlar?

23/01/2005 (Radikal Iki)

ÖZLEM ÖZ

Feridun Andaç, Türkiye'den 50 yazara yönelttiği "Okuma serüveninden yazma eylemine uzanan yolunuzu anlatan bir deneme yazar mısınız?" sorusuna verilen yanıtları Varlık Yayınları'ndan çıkan "Yazarın Kitabı"nda (2004) -kendi yanıtını da ekleyerek sunuyor. Yazarların hep merak edilen bu ilginç soruya verdikleri yanıtları biraz didiklediğimizde ilginç bazı sonuçlar elde ediyoruz. Öncelikle, yazmaya başlama nedenleri arasında "kitaplar"ın ve "kurumlar"ın rolleri açık biçimde öne çıkıyor. Bunları, önem sırasına göre "hayat" ve "kişiler" olarak adlandırabileceğimiz başlıklar izliyor. Pek çok yazara okuma sevgisini aşılayan "kitaplar" arasında çocukluk döneminde okunan ve kitapların vaad ettiği hayal dünyasıyla tanışmayı sağlayan serüven kitapları başı çekiyor. Jules Verne'in serüven kitapları, Arsen Lüpen maceraları, Nat Pinkerton gibi polisiyeler, 1001 Roman ve Doğan Kardeş gibi dergiler ve hatta atlas ve ansiklopediler adı en sık geçenler arasında. Adı en çok geçen kitap ise "Robinson Crusoe". Burada anne-babalara mesaj gayet açık: Çocuğunuza okuma sevgisi aşılamak istiyorsanız, Jules Verne kitapları alınız! Çocuğunuz çizgi roman, polisiye gibi zaman zaman hor görülen türleri seviyorsa telaşa gerek yok; keyfince okusun! Hatta en iyisi, siz de durumun tadını çıkarın. Ne de olsa, okuduğu kitaptaki hayal dünyasına dalıp gitmiş bir çocuk kadar güzel ve umut veren bir sahne az bulunur. Yazarların verdiği yanıtlarda okuma sevgisinin yazmak için bir önkoşul olduğu bir kez daha teyid ediliyor. Ancak burada bir parantez açıp belirtmek gerekir ki, "okuma serüveni"ni "yazma eylemi"nin önüne koymayı tercih eden, "Okuyacak o kadar çok ve güzel şey varken neden yazayım?' diye düşünen ve dolayısıyla yazma eylemine hiç geçmeyen bazı gizli yazarlar da olabiliyor. Hatta, bazı ünlü yazarlar da okumayı yazmaya tercih ettiklerini açıkça beyan ediyorlar. Bu konuda en bilinen örneklerden biri, yazdığı hikayeleri zaman zaman başkalarına hediye eden, "Ben yaşamadım, okudum" diyen Borges olsa gerek.

Kurumların önemi

Kitapların yanı sıra eğitim kuruluşları (örneğin, Köy Enstitüleri'nin adı sıkça geçiyor), halkevleri ve kütüphaneler başta olmak üzere bazı "kurumlar"ın varlığı/desteği de pek çok yazarımızı yazmaya teşvik etmiş görünüyor. Bazıları bu kurumlardan, bazıları da aile ve/veya yakın çevreden "kişiler" de (örneğin, yazılan kompozisyonu öven edebiyat öğretmeni, uyandığında bulması için yastığının altına çocuk dergisi bırakan baba) anlaşılan geleceğin yazarlarını besleyen ve yüreklendiren etkenler arasında öne çıkıyor. Yazmaya yönelten nedenler arasında beliren bir diğer tema olan "hayat" başlığı altında ise, yalnızlık, sıkıntı ve acıların rolü vurgulanıyor. Yalnızlığa arkadaş, sıkıntıya teselli ve acılara ilaç oluyor edebiyat. Bu noktada sorulan (s.178, Orhan Pamuk'un yanıtında) "Yazarın ilacı nasıl okurların da ilacı olabiliyor?" sorusuna cevap ararken, yazar ile okur (defter ile kitap) düşüncelerimizde bir kardeşlik duygusuyla birleşiyor ve sanki kitaplar bu cemaatin üyelerini görünmez ağlarla birbirlerine bağlıyor. Şüphesiz bu sonuçlar, sorunun yöneltildiği 50 yazarın yanıtlarını yansıtıyor. Türkiye'den ve dünyadan başka yazarları da böylesi bir incelemeye dahil edebilmek ilginç olurdu. Burada, biri dünya literatüründen biri bizden iki çarpıcı örnek vermekle yetinelim. Dünya literatüründe "Neden yazıyoruz?" sorusuna verilmiş belki de en etkili yanıtlardan biri, 2005 yılında 100. doğum yılı vesilesiyle sıklıkla anacağımız Fransız düşünür/yazar J.P. Sartre'dan gelmişti. Özyaşam öyküsünü anlattığı "okumak" ve "yazmak" başlıklı iki bölüm içeren "Sözcükler" adlı kitabında Sartre, okumayı ve yazmayı bir "ihtiyaç" olarak görüyordu. Başyapıtı kabul edilen "Bulantı"nın kapanış cümlelerinde açıkça belirtildiği gibi, Sartre'a göre genelde tüm yaratıcı eylemler ve dolayısıyla bunlardan biri olan edebiyat bir varoluş biçimiydi. "Some of these days/you'll miss me honey" (Günün birinde/beni özleyeceksin tatlım) dizeleri düşünülerek yazılan bu bölümde, yazarla beraber biz okurlar da bu şarkıyı söyleyen şarkıcının yaşantısını; yani, böyle bir şarkıcının bir tarihte ve bir yerde var olduğunu ve kimbilir hangi duygularla bu şarkıyı mırıldandığını düşünmeye başlarız. Belki, diye düşünür "Bulantı"nın kahramanı Antoine, bir gün biri kendisinin yazacağı romanı da okur ve şöyle der: "Antoine Roquentin yazmış bunu, kahvelerde sürten kızıl saçlı bir adamdı." İkinci ve son örneğimiz geçtiğimiz yıl ölümünün 50. yılında andığımız Sait Faik'ten. Zaten, "Neden yazıyoruz?" sorusuna değinen bir yazıda, Andaç'ın kitabında da yazarlar tarafından sıklıkla kullakları çınlatılan Sait Faik'in "yanıtı"nı anmadan olmazdı. Öyleyse yazımızı, edebiyatımızın usta kaleminin unutulmaz cümleleriyle bitirelim: "Söz vermiştim kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Agatha Christie


DAME AGATHA İLE HAYAL DÜNYASINA KAÇIŞ

Özlem Öz (Patika)

1908 yılının bir kış günü İngiltere’nin Torquay kasabasında hasta yatağında sıkılan 18 yaşındaki Agatha’ya annesi “Neden sen de ablan gibi hikayeler yazmıyorsun?” demişti. (Agatha’nın kız kardeşi Madge, Vanity Fair gibi bazı dergilere kısa hikayeler yazıyordu.) İlk denemeleri hayal kırıklığı ile sonuçlansa da, bu genç kız iyi ki yazmaya devam etti. Bu sayede, kitapları bütün dünyada milyonlarca satan bir polisiye yazarı olacak ve bize Doğu Ekspressi’nde Cinayet, Nil’de Ölüm gibi hazineleri bırakacaktı. Herkesin favori bir Christie hikayesi vardır; örneğin, gerçeklerin aslında sandığımızdan ne kadar farklı olduğunu şaşkınlıkla idrak ettiğimiz durumları hatırlatan Endless Night (Bitmeyen Gece) benim en sevdiklerimden biri.

Helcule Poirot 85 Yaşında!

1914’te Archibald Christie ile evlenerek Christie soyadını alan Agatha Mary Clarissa Miller, o sıralarda patlak veren Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü olarak bir hastanede çalışmaya başladı ve burada ilerleyen yıllarda yazacağı dedektif hikayelerinde sıklıkla kullanacağı ilaçlar ve zehirler hakkında detaylı bilgiler edindi. (Kitaplarındaki cinayetlerin neredeyse yarısının zehirlerle ilgili olduğunu belirtelim.) Agatha Christie, dedektif romanları yazmaya başlamasında kız kardeşi Madge ile girdikleri bir tartışmanın payı olduğunu anlatır. Dedektif romanları okumayı çok seven iki kız kardeşten Agatha bu tür hikayeler yazmak istediğini söyleyince, Madge bu tür hikayeler yazmanın çok zor olduğunu ve Agatha’nın bunu başaramayacağını iddia eder. Bu olayın da etkisiyle bir dedektif romanı yazmaya karar veren Agatha Christie, Holmes-vari sevimli bir ukala olan ve “küçük gri hücreleri” gayet iyi çalışan, pek çok romanının kahramanı Belçikalı dedektif Helcule Poirot karakterini yaratır. Üç yayınevinden geri dönen ilk romanı The Mysterious Affair at Styles (Styles’teki Esrarengiz Vaka) 1920 yılında -ilk yazıldığı tarihten yıllar sonra- The Bodley Head tarafından nihayet yayımlanır. İzleyen yıllarda yeni dedektif hikayeleri birbiri ardına yayımlanmaya başlayan Agatha Christie’nin asıl üne kavuşmasını sağlayan romanı ise, 1926 yılında yayımlanan The Murder of Roger Ackroyd (Roger Ackroyd Cinayeti) olur. Kitap, özellikle süprizli finali ile dedektif romanlarının altın kurallarını (örn. okur ile dedektifin cinayetle ilgili bilgilerle donanım açısından eşit koşullarda olmaları, romanın sonunda karakterlerden birinin bilinmeyen bir ikizinin çıkmaması, dedektifin ya da yardımcısının asla katil olmaması, vs.) ihlal ettiği gerekçesiyle ateşli bir tartışma yaratır. Agatha Christie daha sonraki romanlarında da kendisini bu kurallarla bağlı hissetmemiştir.

Esrarengiz Bir Ortadan Kaybolma Vakası

Bir yazar olarak başarıdan başarıya koşan Agatha Christie’nin özel hayatı ise çalkantılı bir dönemden geçmektedir. Annesinin ölümüyle sarsılan yazar, eşi Archie’nin başka bir kadınla (Nancy Neele) ilişkisi olduğunu öğrenir ve tabii gönül işleri söz konusu olunca üç kişi biraz kalabalık gelir. Agatha Christie bir kış günü gece yarısına doğru arabasına binip evden uzaklaşır ve o gece geri dönmez. Arabası yol kenarında terk edilmiş olarak bulunur. Dedektif romanları yazarının esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolması hiç şüphesiz dönemin gazetelerine bulunmaz bir malzeme sunar. Örneğin Daily News, Agatha Christie’nin nerede olabileceğine dair bilgi veren kişiye para ödülü vadetmekle kalmaz, işi ünlü yazarın olası kılık değiştirmiş (değişik saç modelleri, gözlükler, vs.) halleriyle fotoğraflarını yayımlamaya kadar götürür! (Daha sonraları, bu olayı konu edinen 1979 yapımı Agatha adlı bir film de çekilmiştir.) Tam da Agatha Christie’nin intihar etmiş olabileceği düşünülmeye başlanmışken, ünlü yazarın Yorkshire’da bulunan bir otelde Mrs. Neele (!) ismiyle kalmakta olduğu tespit edilir. Olay 11 gün sonra nihayet açıklığa kavuşurken, Agatha Christie izleyen yıllarda bu esrarengiz “ortadan kaybolma vakası” hakkında asla konuşmamıştır ve yazarın hayatı hakkında bu gibi özel konuları merak edenler romanlarındaki “ipuçları”yla yetinmek durmunda kalmışlardır. (Örneğin, romanlarındaki dedektiflerin aşkın çok hızlı ve kolay bir biçimde nefrete dönüşebileceğine dair tespitlerini okuruz.)

Katili Gördüm!

Agatha Christie 1928 yılında boşanır ve seyahate çıkmaya karar vererek Orient Express ile İstanbul’a (yaygın olarak varsayılanın aksine, Agatha Christie’nin İstanbul – Pera Palas’ta ortadan kaybolduğu sırada değil, daha sonra kalmış olduğunu not edelim) ve ardından Bağdat’a gider. Bu gezisi sırasında tanıştığı arkeolog Max Mallowan ile 1930’da evlenen Agatha Christie, izleyen yıllarda eşinin arkeoloji kazıları vesilesiyle değişik ülkelerde bulunur. Hayatının en mutlu dönemi olarak nitelediği bu yıllarda, Death on the Nile (Nil’de Ölüm) başta olmak üzere sevilen pek çok romanını kaleme alır. Bu arada, Kraliçenin ricasıyla 1946 yılında yazdığı bir radyo oyununu, daha sonra geliştirerek tiyatro oyununa dönüştürür. The Mousetrap (Fare Kapanı) adlı bu oyun, 1952’den beri Londra tiyatrolarında sahnelenegelmiş ve kendi altın kuralını geliştirmiştir: Oyunun sonunda oyunculardan biri sahneye çıkar ve izleyicilerden katilin kim olduğunu kimseye söylememelerini rica eder. Yalnızca romanı okuyan ya da oyunu izleyenler tarafından bilinen katilin kimliği hakkındaki bu sır, okuyucuların/seyircilerin adeta mutlulukla katıldığı bir dayanışmayla yaygın biçimde korunmaya devam ediliyor. Eğer siz de üstad Dostoyevski gibi, “Esrarlı şeyleri dehşetli severim” diyenlerdenseniz, kendinizi Dame Agatha’nın hayal dünyasına keyifle bırakabilirsiniz. Çünkü katilin kim olduğunu size söylemeyeceğiz!

Mike Hammer


Hususi Hafiye Mayk Hammer

Edebiyatımıza ’Esir Şehrin İnsanları’, ’Karılar Koğuşu’, ’Yorgun Savaşçı’, ’Devlet Ana’, ’Kurt Kanunu’ gibi unutulmaz eserler kazandıran Kemal Tahir’in ‘esas’ romanlarının yanı sıra geçimini sağlayabilmek için F.M. İkinci takma adıyla yazdığı Mayk Hammer’in maceraları, bu ay İthaki Yayınları’ndan çıkıyor.


ÖZLEM ÖZ (Milliyet Sanat)

1953 yılında Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’in ortaklaşa kurdukları Çağlayan Yayınevi, kapakları renkli ve çarpıcı çizimlerle bezeli, cep kitabı boyutlarında ve görece ucuz sayılabilecek popüler romanlar yayımlamaya başlar. Bu kitaplardan biri olan ve ABD’li yazar Mickey Spillane imzasını taşıyan ’Kanun Benim’ (’I, the Jury’, çev.: F.M. İkinci, yani Kemal Tahir) 1954 yılında yayımlanır ve inanılmaz bir ilgi görür; öyle ki, çok kısa sürede yeni baskıları yapılan kitap, 100 binin üzerinde bir satış rakamına ulaşır. ’Kanun Benim’in başarısı üzerine, Çağlayan Yayınevi diğer Mike Hammer maceralarının da çevrilip yayımlanacağını duyurur: ’Müjde! Dedektif sahasına bir sağ kroşe gibi giren Mayk Hammer ‘Kanun Benim’ macerasıyla Türk halkını da hayran bıraktıktan sonra yayınevimize bir mektup sağanağı yağdı. Neticesi: Mayk’ın bütün maceralarını bastık. Elimizde hazır bulunan bu kitapları kısa fasılalarla okuyucularımıza takdim edeceğiz. Sizi çetin döğüşler, kıvrak kadınlar ve uykusuz geceler bekliyor!’Mickey Spillane’in Çağlayan Yayınevi’nden çıkan diğer kitapları da aynı başarıyı tekrarlar. Fakat olay burada noktalanmaz; çünkü, yayımlanan Mayk Hammer romanlarını yalayıp yutmuş okurlar yeni Mayk Hammer maceraları talep ederler. Ancak Spillane, altı adet Hammer romanı yazdıktan sonra kitap yazmaya ara vermiştir. Bu durum, talebi karşılama hevesindeki yayıncıların yerli yazarları sahte Mayk Hammer maceraları yazmaya teşvik etmeleri sonucunu doğurur. Nitekim, 1950’li ve ‘60’lı yıllarda Türkiye’de 250’nin üzerinde sahte Mayk Hammer macerası yayımlanır. Bu noktada not etmek gerekir ki, o dönemde bu çeşit bir taklitçilik Türkiye’de yayıncılar için pek de yeni bir şey değildi; Sherlock Holmes, Arsene Lupin, Nick Carter ve Nat Pinkerton gibi kahramanlar pek çok sahte macerada boy göstermişlerdi.


İlk orijinal Mike Hammer


Orijinal ‘Mike Hammer’ macerlarının yazarı Mickey Spillane (gerçek adı Frank Morrison Spillane) 1918 New York doğumlu. Yazmaya 1930’lu yılların sonunda bazı polisiye dergilere hikayeler ve çizgi romanlar için senaryolar yazarak başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’na da katılan yazar, 1946’da New York’a ve yazın kariyerine geri dönmesinin ardından, 1947 yılında ’Kanun Benim’ adlı ilk Mike Hammer macerasını dokuz gün gibi bir sürede yazıp tamamlıyor. Kitabın büyük ilgi görerek 60 milyondan fazla satması üzerine Spillane, 1950-52 yılları arasında beş yeni Mike Hammer macerası daha kaleme alıyor. Yazarın bütün dünyada çok sevilen Mike Hammer maceralarından her birini yaklaşık iki haftada tamamladığı ve bitirdikten sonra metinler üzerinde düzelti yapmayı reddettiği söylenir. Mike Hammer karakterine kısaca değinecek olursak, dedektifimiz günlerini güzel ve sadık yardımcısı Velda ve yakın arkadaşı New York Polis Departmanı’ndan Pat Chambers ile beraber katiller, gangesterler ve nefes kesici güzellikte kadınlar arasında geçiren ve ’polislerin uymak zorunda oldukları kanunlar’a kendisini pek de bağlı hissetmeyen, ’hem hakim hem jüri hem de kararı yerine getirecek cellat’ rolünü bizzat üstlenen, kısaca kendi adaletini kendisi sağlamakta kararlı bir ’hususi hafiye’dir. Oldukça kaba saba bir karakter olarak çizilen Mike Hammer, Hadise Yayınevi için çok sayıda sahte Mike Hammer öyküsü yazan Afif Yesari’nin deyimiyle ’ipe sapa gelmez hergelenin teki’dir. Kahramanımızı daha yakından tanımanın belki de en iyi yolu, orijinal Mike Hammer (Türkiye’de yayımlanan çevirilerde ve sahte maceralarda Mayk Hammer) serisinin ilki ve en ünlüsü ’Kanun Benim’e kısaca bir göz atmak olabilir. Romanı, savaş sırasında onun için kolunu feda etmiş can dostu Jak’in öldürülmesiyle intikam hislerine boğulan Mayk Hammer’in uyuşturucu çeteleri ve cazibeli kadınlar arasında geçen oldukça heyecanlı bir macerası olarak özetlemek mümkün. Macera, Mayk Hammer ve arkadaşı polis müfettişi Pat’in ’Olayı kim daha önce çözecek acaba?’ yarışı ile de renklendirilmiş. Tahmin edilebileceği gibi, tuttuğunu koparan, acımasız, kararlı dedektifimiz, kimliğini açığa çıkardığında kurşunları katilin karnına yağdırmakta tereddüt etmiyor. Öte yandan, Mayk Hammer’ın ’ruhum’, ’şekerim’, ’meleğim’ diye hitabettiği ’şahane’ kadınlar Mayk’a kendilerini teslime gayet hazır görünüyorlar; zaten romanın en meşhur bölümlerinden biri de, finalde gerçekleşen striptiz sahnesi. Ancak, ’Mayk’ın kadınları’ arasında dedektifimizle ilişkisi açısından süreklilik arz eden ve kendisine ayrı bir statü atfedilen bir kadın da var: Velda. Mayk Hammer’dan dinleyelim: ’Size buracıkta aramızda kalmak şartiyle şunu söyliyeyim ki, son zamanlara kadar kendisiyle evlenmeyi bazı bazı ciddiyetle düşündüğüm biricik kadın katibem ve muarririm Velda’dır.’ Yazının başında belirttiğimiz gibi, 1950’lerde yayınevleri orijinal Mayk Hammer maceralarının yakaladığı başarı üzerine yerli yazarları sahte Mayk Hammer romanları yazmaya teşvik etmişlerdi. Bu süreçte, orijinal maceraların çevirmeni Kemal Tahir’in de Çağlayan Yayınevi’nden çıkan dört adet sahte Mayk Hammer macerası yazdığını görüyoruz: ’Derini Yüzeceğim’ (1954, seri no: 27), ’Ecel Saati’(1955, seri no: 31), ’Kara Nara’ (1955, seri no: 35), ’Kıran Kırana’ (1955, seri no: 44), (Bu dönemde Türkiye’de diğer yazarlar tarafından kaleme alınmış sahte Mike Hammer maceralarının bir listesi için bkz. Erol Üyepazarcı, ’Yumruklarıyla Sevişen, Dudaklarıyla Döğüşen (Polis) Hafiyesi Mike Hammer yahut Kemal Tahir, Afif Yesari ve Diğerlerinin Yerli Mayk Hammerleri’, Müteferrika, Güz 1999, sayı 16, s.3-22.). Orijinal maceraları çevirirken ’Çeviren: F.M. İkinci’ ibaresini kullanan Kemal Tahir, kendi yazdığı Mayk Hammer maceralarında ’Yazan: F.M. İkinci’ ibaresini kullanarak bu kitapları bir bakıma sahipleniyor. Zaten Kemal Tahir’in başka polisiyeler yazdığını da biliyoruz (örn. ’Merhaba Sam Krasmer’). Bildiğimiz bir diğer gerçek de, Nâzım Hikmet’le beraber bir ’zabıta romanları dizisi’ için -yarım kalmış- bazı hazırlıklar yaptıkları.


Sevimli kabadayı


Kemal Tahir’in bizzat yazdığı ilk Mayk Hammer macerası olan ’Derini Yüzeceğim’, Mayk’ın, bir komploya kurban gidip cinayetle suçlanan eski bir dostunu kurtarmasının hikayesi. Bir ’saat sırrı’ etrafında dönen, çeteler arası çekişmeler ve polis-mafya ilişkisini de kurcalayan ’Ecel Saati’, süpriz sonlu bir macera. ’Kara Nara’, bu lakapla bilinen Valter’in Mayk Hammer’in yardımıyla kızını kadın tacirlerinin elinden kurtarmasını konu ediniyor. Son olarak, ’Kıran Kırana’da askerlik arkadaşının intikamını alan Mayk Hammer, bir yandan da bize Şikago’da gangsterliğin doğuş hikayesini anlatıyor. Bu romanlarda Kemal Tahir’in genel olarak orijinal maceralardaki havaya sadık kaldığı, ancak çizdiği Mayk Hammer karakterinin orijinaline göre belki biraz daha sevimli olduğu söylenebilir. İsterseniz, Kemal Tahir’in kaleminden bir Mayk Hammer tarifi alalım:- Size beni nasıl tarif ettilerdi bakalım?- Kabadayı bir hali vardır dediler, cakalıdır dediler. Ayrıca hoş erkektir dediler.- Yakışıklı demediler mi?- Demediler. Yalan söylemeye lüzum görmedikleri anlaşılıyor. Yakışıklı sayılmazsınız. Hatta insan içyüzünüzü bilmese ’mendeburun biri’ deyip geçer.- İçyüzüm neyin nesi imiş canımın içi?- Sert erkekmişsiniz. Gözünü budaktan sakınmaz bir herif, dediler. Elektrik süratiyle silah çeker, elektrik süratiyle kurşunu insanın karnına yapıştırırmışsınız.Orijinal hikayelerdeki Mike Hammer gibi, Kemal Tahir’in Mayk Hammer’ı da sağlıksız beslenmeye (jambonlu sandviç ve iki duble bira), viskileri duble duble yuvarlamaya (’Pirimiz Şerlok Holmes da afyonkeşti!’) ve kaba saba konuşmaya (’Acele tıkındım.’) devam ediyor. Aslında, Kemal Tahir’in çevirdiği ve kendi yazdığı Mayk Hammer maceralarında kullandığı dil, bir yandan karakterin özelliklerini ve orijinal romanın havasını yansıtırken, bir yandan da dönemin Türkiye’sinde yadırganmayabilen ama bugünden bakınca bizi şaşırtan bazı ifadeler de içeriyor. Örneğin, çoğu İngilizce olan yabancı isimler okundukları gibi (Corc, Lüçiyana, Şarlot, Mayk, Con, Nevyork, Şikago) yazılmış. Bir hizmetçiden ’zenci karısı’ şeklinde bahseden Mayk Hammer, bir cümlede söze ’kadınların pek hoş bulduklarını bildiğim sırıtışımla’ diye başlarken, güzel ve zarif bir hanımefendi olarak çizilen bir roman kişisi sözünü ’Katili er geç geberteceğinizden eminim,’ diyerek bitiriyor. Orijinal maceralarla, Kemal Tahir’in Mayk Hammer’ının maceraları arasındaki bir diğer devamlılık noktası, ölümle burun buruna geldiğinde ’Velda!’ diye sayıklasa da, çapkın hafiyenin kadınlarla arasının pek bozulmadığı gerçeği. Zira ortalık dayanılmaz güzellikte ‘femme fatale’lerden, ’yanık zenci şarkıları’ söyleyen afetlerden, gözlerinde pervasızlık ve ihtiras taşıyan kıvrak vücutlu kadınlardan geçilmiyor. Boğazı kesilmiş bir gangesterin cesedinin bulunduğu bir odada vuku bulan bir sevişme sahnesi bile eksik değil. Daha da ilginci, bu maceralardan birinde (’Kara Nara’, s. 56) Kemal Tahir’in Mayk Hammer hikayelerindeki kadınların neden hep nefes kesecek kadar güzel olduklarına dair bir açıklamaya girişmesi! (’Pek de kat’i olmamakla beraber şu kanaate geldim: Ancak güzel kadınların karıştığı maceralar anlatılmağa değer oluyorlar.’). Ancak, Kemal Tahir’in yazdığı Mayk Hammer macerlarının kanımca gerçek ’alamet-i farikası’ yazarın dünya görüşünün ve politik eğilimlerinin bu maceralara sızması. Zaman zaman ABD’deki vahşi kapitalizmi ve ‘kurt kanunu’nu eleştirmekten geri durmayan yazar, dönem itibariyle bazen konulara bir yan tema olarak dahil olabilen İkinci Dünya Savaşı vesilesiyle, genel olarak savaşa ilişkin görüşlerini ve özelde de Nazilerin acımasızlıklarına ilişkin bazı değinmeleri hikayelerine yediriyor. Örneğin, ’Kıran Kırana’da uzun süre savaşmak zorunda kalan askerlerin psikolojileri nezdinde savaş karşıtı fikirlerini vurgularken, ’Derini Yüzeceğim’e bir Nazi doktoruna atfen tüyler ürpertici bir işkence sahnesi ekliyor. Hatta orijinal hikayelerin özüne ters düşmek pahasına, daha kendi yazdığı ilk Mayk Hammer macerasında bireysel başkaldırının çözüm olamayacağı mesajını vermekte tereddüt etmiyor.

Sherlock Holmes


Ne Kadar Kolaymış, Değil Mi Watson?


12/09/2004 (Radikal Iki)

ÖZLEM ÖZ

SHERLOCK HOLMES'UN BÜTÜN MACERALARI Sir Arthur Conan Doyle, Güncel Yayıncılık/Sekiz kitap/ 2004 İstanbul

Geçtiğimiz günlerde genelde polisiye roman, özellikle de Sherlock Holmes tutkunlarını sevindiren bir gelişme oldu. Güncel Yayıncılık, sekiz kitaplık, Sherlock Holmes'un Bütün Maceraları serisi ile ünlü dedektifimizin incelikle çözdüğü, artık her biri klasikleşmiş 'vaka'ları, Strand Magazine'nde yayınlandıklarında kullanılan, Sidney Paget'in orijinal çizimleri ile birlikte yayımladı. (Paget'in çizimlerinde Holmes için kardeşini model olarak kullandığı söylenir.) Sherlock Holmes karakteri, Edinburgh (İskoçya) doğumlu bir tıp doktoru olan Sir Arthur Conan Doyle (1859-1930) tarafından yaratıldı ve Holmes, dördü roman 56'sı uzun öykü biçimindeki toplam 60 vakayı ayrıntılara önem veren, titiz ve detaylı çalışmaları ve dehası sayesinde çözüme ulaştırdı. Dedektifimiz, sadık dostu Dr. Watson ile birlikte Londra'da Baker Street 221 b'de yaşayan (ilerleyen bölümlerde Dr. Watson evlenir ve ayrı bir eve taşınır), yalnızca kendisine ilginç gelen olayları çözmek üzere ilgilenmeye değer bulan ve keman çalmaktan, 'kimya köşesi'nde deneyler yapmaktan, 'arı kültürü' gibi tuhaf konularla uğraşmaktan hoşlanan bir karakter olarak çiziliyor. Ayrıca Holmes, artık ikonlaşmış olan görüntüsünden yaygın olarak bilindiği gibi zaman zaman pipo tüttürmenin yanı sıra, morfin ve kokain de kullanır (o dönemde yasalmış) ve kadınlarla pek ilgilenmez. Tipik bir vaka, Dr. Watson ile Holmes, Baker Street'deki dairelerinde şöminenin başında otururlarken, bir müşteri adayının -vakanın niteliğine göre- telaşla/korkuyla/merakla içeriye girmesiyle başlar. Bazen de Dr. Watson'un çözdükleri yüzlerce vaka arasından anlatılan vakayı bizim için ne açıdan ilginç bulup da seçtiğine dair bir açıklama yapılır. Scotland Yard'dan bir müfettişin yardım talep etmesi de bir vakanın üstlenilmesinde tetikleyici rol oynayabilir. Eğer Holmes olayı incelemeye değer bulursa, okurlara kalan hikâyenin bundan sonrasında Holmes'un 'aziz dostu' Dr. Watson ile birlikte macerayı kendine özgü yöntemlerle çözmesini zevkle takip etmektir.

Holmesmania


Holmes karakteri o kadar sevilir ki, bu popülerite bir vakada Holmes'a "insan hiçbir şeydir, eser ise her şey" dedirten yaratıcısını bile rahatsız eden boyutlara ulaşır ve Doyle bir vakanın (The Final Problem) sonunda Holmes'u İsviçre Alpleri'nden aşağıya yuvarlayıverir. Ancak okuyuculardan o kadar çok tepki gelir ki (hatta bir okuru işi Doyle'a "canavar" demeye kadar vardırır), bir süre sonra Holmes öykülere geri döner. 1901 yılında Strand Magazine'nde tefrika edilen ve yukarıda sözü edilen dört romandan en ünlüsü olan "Baskerviller'in Köpeği", gazete bayilerinin önünde kuyruklar oluşmasına neden olur; gazete karaborsaya düşer. Artık olayın adı konmuştur: Holmesmania. İlerleyen yıllarda hayran kulüplerinin düzenlediği toplantılar, çıkarılan yayınlar, filmler, TV dizileri birbirini izler. Hiç şüphe yok ki Sherlock Holmes, polisiye romanın en ünlü dedektifidir. Sherlock Holmes hikâyeleri pek çok ülkede olduğu gibi, Türkiye'de de çok geçmeden çevrilir. Saptanabilen ilk Holmes çevirisinin 1909'da, yani Osmanlı döneminde yapıldığını biliyoruz. Erol Üyepazarcı'nın Türkiye'de yayımlanmış polisiye romanlar hakkında detaylı bir inceleme sunan "Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes" (1997) kitabının başlığına esin kaynağı olan bu ilk çevirilerden birinde, çevirmen S. Faiz, okurlar bir yana, hikâyenin kahramanı ile de sohbeti seviyor: Sherlock Holmes'un ateşte yanıp kavrulmasını dilediği bir caninin saf ve temiz ateşi kirletmesinden endişelenmesini ifade etmesi üzerine, çevirmenimiz bir dipnot düşüyor: "Korkmayınız Mister Sherlock Holmes! Maddi olarak ateşten daha âlâ temizleyici bir şey daha yoktur." İlk çevirilerden biri olan "Sherlock Holmes'un Sergüzeştleri"nin (1912) önsözünde, çevirmen öyküler için "sehl-i mümteni" deyimini kullanıyor ki bu deyimin Osmanlıca'da 'kolay sanıldığı halde taklidi ve benzeri zor olan' anlamında kullanıldığı biliniyor. Bu sade ve zarif öyküler, gerçekten de ilk başta "kolay gibi" görünür. Böylesi bir algılamanın oluşabileceğinin farkında olan Doyle, bunu Dr. Watson'un ağzından açıkça dillendirir. Öyle ki, Dr. Watson çeşitli defalar olayın açıklığa kavuşmasının ardından, "sen anlatınca ne kadar kolay geliyor; bunları ben nasıl düşünemedim diye şaşırıyorum" der.

Ben de yazarım!


Anlaşılan bu uyarılar pek fayda etmez ve dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi Türkiye'de de "ne kolay, ben de yaparım" ruh hali ile (isterseniz buna "Kenan Evren-Picasso yanılsaması" diyelim!) taklit Sherlock Holmes hikâyeleri yayımlanmaya başlanır. Dime Novels (on paralık romanlar/öyküler) sınıfında düşünülebilecek bu maceralar, "Şerlok Holmes-Dünyanın En Meşhur (bazen En Zeki) Polis Hafiyesi" ya da "Şerlok Holmes-Harikulade Maceralar" gibi seri başlıklarıyla haftada bir yayımlanan kısa öykülerden oluşuyor. Örneğin, 1950'lerde yayımlanan maceralardan bazılarında Dr. Watson, 'Harri Takson' olmuş, bir tanesinde de vakayı tek başına çözmek zorunda kalmış ('Vatson Tek Başına'). Ve artık 1950'lere geldiğimizden, orijinal hikâyelerde olayları çözmek için sürekli telgraf çeken Holmes, artık telefon ediyor! Yazıyı bitirirken, Sherlock Holmes'un Türkiye'ye gelip bir 'hürriyet nutuğu' çektiği 1908 tarihli "Abdülhamit ve Sherlock Holmes" adlı inanılmaz bir romanın bile yazıldığını not edelim ve Sherlock Holmes'un orijinal maceralarının yanı sıra diğerlerini de (örn. Leblanc'ın "Arsen Lüpen Herlock Sholmes'a Karşı" - dizgi hatası yok!), Üyepazarcı'nın yukarıda söz edilen (polisiye edebiyat 'ciddi' edebiyat üzerine oldukça ilginç bir tartışmanın da sunulduğu) kitabıyla birlikte okumanızı ve bulursanız, yazıldıkları dönemlerin ruh halini çok güzel biçimde yansıtan taklitlerinden de (örn. Türklerin Sherlock Holmes'u "Amanvermez Ali'nin Müthiş Maceraları") 'sakınmamanızı' tavsiye edelim.